30.12.2007

Dileklerim


Bir önceki yılın neler yaşattığı, bir sonraki yıldan neler beklendiği gibi muhasebelerin yapıldığı şu yılın son birkaç gününde benim de gözümün önünden hep ‘’Neden?’’ sorusunu sorduğum anlar gelip geçiyor. En çok da koca bir yılı neden birilerini ikna etmekle geçirdiğimi düşünüyorum. Mutlu olduğuma, ya da mutsuz olduğuma, üzgün olduğuma dair ikna etmek, sonucu ‘’kötü’’ olsa da ‘’iyi’’ birşey yapmaya çalıştığıma dair ikna etmek, ‘’sevdiğime’’ dair ikna etmek, en çok da bunca kayıba rağmen iyi olacağıma dair ‘’kendimi’’ ikna etmeye çalışmakla koskoca br yıl geçirdim. Söyleyeceğim her yeni kelimenin karşımdakine bir önceki kelimeden farklı bir anlam ifade etmeyeceğini bile bile konuşmak, anlatmak, belki gerçekten anlatabilim diye didinmek, ama her bir adımın yanında anlaşılamamanın yanına eklenen yeni sıfatlar, yeni yaftalar...

Mutsuzluklardan umut, kayıplardan da ders çıkarmaya çalışan şu otomatikleşmiş ruhum işye yine aynı şeyi yapıyor, parmaklarımın arasından akıp gitmiş avuç avuç kuma aldırmadan, elimde kalmış son birkaç taneden neler yaratabilirim diye düşünüyor. Benim için çok zor bir yıl oldu, daha zorları da olacak biliyorum, ama kendimi ikna etmeye çalışmadan anlaşılabileceğim bir yıl diliyorum kendime. Kimbilir belki ben gerçekten kötü ya da zorumdur da aynaya balmıyorumdur. Eğer öyle isem de büyükçe bir ayna olsun karşımda bu sene kendimi ve diğer saklı ruhları görebileceğim.

Biraz zaman diliyorum yeni yıldan onu yaşayabilmek için. En azından yılbaşı kurabiyeleri yapmak için aldığım şeker hamurunu zamansızlıktan kullanamadığım için hamurdan özür dilemeyecek kadar.

Sadece hal hatırlaştığımız bir arkadaşımın beni anladığının onda biri kadar anlasın beni istiyorum geçmiştekilerin.Anlamayacaklar ise de Tanrı’dan unutma yeteneği istiyorum yerine başka birşey koymaksızın.

Nihavent beni bırkmasın yanında da rakı olsun, bir de upuzun dost sofraları olsun, anlattıkça anlatayım kulak çınlatayım istiyorum.

Yapmak isteyip yapamadıklarımı, söylediklerimden pişman olduklarımı, bir de içimdeki aşkı anlatabildiğim kalemim bu sene de kırılmasın benimle olsun istiyorum.

Öğrenip de sindirdiğim herşeyin yanına bir de affetme yetisi istiyorum bu sene. Bir porsiyon öyküme konu olan herşeyi bir bir affedip çekilmek istiyorum yaralı geçmişimin yanından.

Dünyanın öbür ucunda, unutamadığım bir Avrupa şehrine, yine Noel Arefesi’nde gitmek, bu sefer eşimin ellerini tutan ellerime gri yün eldivenler giymek, bir yudum kahve içmek, dünyayı da pembe görmek istiyorum.

Bütün bir sene ne yaşarsam yaşayım fonda Vaya Con Dios’dan Je l'aime je l'aime çalsın, içim hop hop etsin, yüzüm de hep gülsün istiyorun.

En sevdiklerim yanımda olsun, hayatımdan çıkardıklarım çıktıkları yerde dursun, bir de elmalı tarçınlı kekler pişirmeye devam edeyim istiyorum.

Malzemeler;

3 yumurta
1 su bardağı şeker
1 su bardağı sıvı yağ
1 su badağı yoğurt
2 su bardağı tam buğday unu
1 paket kabartma tozu
1 büyük elma
Tarçın

Hazırlanışı;

Fırın ısısını 175 dereceye getirin. Şeker ve yumurtayı köpük köpük olana kadar çırpın. Yağ ve yoğurdu ekleyip çırpmaya devam edin. Un ve kabartma tozunu beraber ekleyip kek hamurunu tamamlayın. Yuvarlak kek kalbınızı yağlayın. Elmanın kabuklarını soyun, dilimleyip kalıbın dibine dizin. Üzerina önce tarçın serpin, sonra kek hamurunu dökün. 40-45 dakika pişirin. Kalıptan çıkardıkta sonra üzerini pudra şekeri ve file fındık ile süsleyin.
Devamı için tıklayın..

19.12.2007

Herkese bol fotoğraflı mutlu bayramlar!


Bir 36’lık film takardık makinelerimize, ve bu sayede büyüklerimzden şanslı sayardık kendimizi çoluk çocuk arabaya doluşup fotoğrafçıya gitmek zorunda kalmadığımız için. Teknoloji hayatımızı güzelleştirip bize zaman kazandırıyor derdik böyle anlarda, ama nelerden uzaklaştırıyor, koparıyor haddini de hesabını da yapamamıştık henüz.

Annemin ablası ve kuzeni ile upuzun saçlarını tarayıp, hatta belki de ütüleyip fotoğrafçıda çektirdiği siyah beyaz fotoğrafındaki özen, benim mini mini bir kız iken, ve pek tabiki kıyafetim pembe iken bayram sabahları evimizin salonunda çektirdiğim fotoğraftaki özen arasında hiçbir fark yoktu. Çünkü bayram sabahlarını özel kılmak isteyen babam, bayram namazından sonra aldığı sıcacık ekmeği peynir ve yumurta ile bize yedirdikten sonra önce radyoyu açar, Barış Manço’nun ‘’Bugün bayram erken kalkın çocuklar’’ şarkısı eşliğinde anneme bayramlıklarımızı giydirmemizi rica eder ardından abimle benim boy boy fotoğraflarımızı çekerdi. Gün herhangi bir gün değildi bayramdı çünkü. Şehir dışına çıkmak için fırsat kollanmadığı, ziyaretlerin zorunluluk görünmediği, cici kıyafetlerin giyilip ‘’kutlandığı’’ bir gündü ki o metalik gri ince makinemiz çekmeceden çıkardı ve bizi ölümsüzleştirirdi.

Makinemize taktığımız bu 36’lık film ne kaday kıymetliydi ki öce kadrajdaki yerlerimiz alınır sonra uzun uzunbakılıp paz verdirilir ardından ‘’çekiyoruuum’’ diye son bir ikazdan sonra deklanşöre basılır, o fotoğraf da ancak 36. poz da çekildikten sonra banyo ettirilir ve görülürdü. Bu yüzdendir aslında anneamin hala kötü çıksa da bir hareketle sileceğimi bildiği dijital makineme poz verilirken ayağa kalkıp ellerini iki yanda birleştirip gülümsemesi... Oysa ki biz fotoğrafçıya kadar gitmek yerine evde kendi fotoğrafımızı kendimiz çektiğimiz için şanslıydık öyle mi?

Şimdi ben yarın sabah kalktığımda günlerdir çalışmaktan alışveriş bile yapamadığım mutfağımda peynirim bile olmadığı için göremediğim sıcak ekmeğime bir de poz veremeyeceğim babamın objektifine mi üzüleceğim? Yoksa evimde bir bayram tatlısı bile yapamadığım için mi? Oysa yaşadığımız hayatı özel kılan, bir an mola verip nerede ve nasıl olduğumuzu bize hatırlatan bu sıradanlaştırdığımız özel anlar değil midir? Peki bu kadar sıradan yaşarsak hayatı çocuklarımıza ne öğeteceğiz biz?

Bu bayram bana çok ani geldi aslında, sadece yastığımın altına koyduğum kırmızı papuçlarım var onu da zar zor bugün alabildiğim. Bir de bu çektiğim resmini hiç beğenmediğim ama sizinle eski bayramlarımı paylaşmak istediğim için yeni birfotoğraf çekmeye vaktim olmadığı için istemiye istemiye eklediğim, içine iki tatlı kaşığı kakao ekleyerek pişirdiğim Dr.Oetker hazır kokos kurabiyelerim, yaninda da çocukluk yüzüme benzediği için dörtbin kiloometre uzaktan yuvama taşıdığım meleklerim..

Bunca şeyin yanında iyi birşeyler olmalı ki hayat dengelensin diye bayramın 4. günü ATV sabah haberlerine çıkacak ve kitabımı konuşacak olmamın heyecanı var. Ama ben herşeye rağmen yarın sabah pespembe giyinip babamın objektifine bakmak istiyorum! Biri beni bir an 20 sene evvelsine götürebilir mi?
Devamı için tıklayın..

14.12.2007

İlk Roportaj


‘’Söyledikleriniz, karşınızdakinin anlama kapasitesi ile sıırlıdır’’ denmiş, ne iyi ifade edilmiş. Bazen bizi dinleyenin kapasitesini düşünmeden sadece söyleyip rahatlamak için konuşuyoruz, bazen de insanlar kendileri bile farketmeden konuşmuş olmak için konuşuyor, ama bizim bile boyumuzu aşan yerlere, amaçsız olaylara erişebiliyor. Birşey söylüyor ya da işitiyouz ama ne amacı var konuşuyor olmamızın ne de bir yararı...Tüm bunların yanında bazen de zor da olsa adına sohbet denilen şeyi yakalayıp, hiç bırakmak istemeden anlatmak anlatmak anlatmak isteyebiliyoruz.

Hürriyet Gazetesi’nden sevgili Cahit Akyol ile ‘’Bir Porsiyon Öykü’’ hakkında yaptığımız söyleşi de işte tam da anlatmaya çalıştığım gibi sohbetin ta kendisiyi. Cahit Bey sordu, ben anlattıkça anlattım, ben anlattıkça da o dinledi. Gözünü kırpmadan, araya girmeden ve ilgiyle dinlenmek hayattaki en samimi duygulardan biri...

Bir öğleden hemen sonra, küçük ve sıcak kahve dükkanında sonlara yaklaştığımız bu sohbetin sondan bir evvelki arasında Cahit Bey bana öyküleri yemeklere nasıl bağladığımı sordu. Ben de ona, onunla sohbetimi bloğuma nasıl yazacağımı anlattım...

.....boğazlı kazağımın bile üzerine atkı bağlayacak kadar soğuk ama içimi sıradan bir yaz gününden daha çok ısıtan bu aydınlık günün sonunda, ilk başta elimi kolumu nereye koyacağımı bile bilemezken, nasıl oluyor da şimdi bu kadar rahat ve sadece ben olabiliyordum kendim bile hayret etmiştim. Ülkemizdeki sosyal durumumuza ve elbet sıkıntılarımıza eşlik eden bu şeyin aslında kahve değil de bir duble rakı olması gerektiğini hayal ediyor bir yandan da aslında belkide yüzlerce insanın okuyacağı bir haber için özel bilgiler veriyor olmanın endişesini yaşıyor ama konuşuyor konuşuyor ve konuşuyordum. Tüm bunların yanında hafta içi, hem de günün tam ortasında bir cafede bir saati aşan bir sohbetin sonunda havanın hala aydınlık olmasının içime değdirdiği tadı, ancak çikolatalı ekmeğin üzerine sürülen nutellanın verebileceğini anlatarak bir porsiyon öykü daha yazmış oldum aslında....

Malzemeler

1.5 su bardağı çavdar unu ekmek karışımı
2.5 su bardağı un
1 yumurta
1 su bardağı su
½ su bardağı süt
3 çay kaşığı kakao
1.5 çay kaşığı tuz
2 yemek kaşığı toz şeker
25 gr. Margarin
1.5 çay kaşığı kuru maya
2/3 su bardağı damla çikolata

Hazırlanışı:

Ben bu ekmeği Söke Un un ekmek karışımının üzerindeki bir tarifi uygulayarak ekmek makinesinde yaptım. Ekmek makinesi için süreç zaten ilk önce sıvı sonra kuru malzemeleri koyup, düğmeye basmak ve TV izlemek. Makinesi olamayanlar için de mayalandırma sürecinden sonra 210 derecede 45-50 dakika pişirmek.
Devamı için tıklayın..

13.12.2007

Blogum ve Ben


Sevgili Burçin beni yeni bir oyun için mimlemiş. Bu oyunlarda birbirimizi ne kadar yakından tanıyoruz değil mi?

Dünden beri karanlık olan hava beni ortaçağ ruhuna büründürdü. Canım orta Fransa’da elimde fotoğraf makinesi ile şatoları gezmek, öğle yemeğinde keçi peyniri yemek, yanında senelerce yıllandırılmış bir kadeh kırmızı şarap içmek ve bütün atmosferi içime çekip dinlenmek istiyor. Mesela Usse şatosunda masala ilham veren Uyuyan Güzel olsam, sadece buraya yazmak için uyansam, ama yine aklımda fikrim Paris ve yemek olsa fena olmaz mıydı?

Canım Burçinciğim, elimden geldiğinde soruları cevaplandırdım. Ben de bu vesile ile sevgili Dilek’i, Canan’i ve Defnem’i sobelemek istiyorum.

1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

Şubat 2007 ‘de ilk tarifimi yayınladığımda yaklaşık 6 aydır yemek bloglarını takip ediyordum. Benim de yaptıklarım, ama herşeyden önce yaptıklarımın bir öyküsünün olduğunu düşündüm.Bu yüzden yaptıklarımı sunarken hep yazdım. İlk tarifimde sadece içimden gelenleri, sonrasında ise düşünüp vakit ayırıp kurgulayarak yazdım.

2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Belli bir çizgide olması için çaba sarfediyorum, ve öyle de olduğuna inanıyorum.

3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Benim için en büyük sıkıntı fotoğraf çekmek. Yapay ışık sevmeyen biri olarak bana fotograf çekmek için kalan tek zaman hafta sonları oluyor. Havanın çok erken karardığı şu kış günlerinde ise fotoğrafı günışığına yetiştirmek için uykumdan, uzun kahvaltımdan, her türlü hafta sonu gündüz aktivitesinden feragat ediyorum.

4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Belki, kitap için alıştığım dönemde bloğa çok seyrek yazdım, bu yüzden beni merak edenler, daha sık yazmamı isteyenler oldu tabi. Bu bekleyiş, bekleneni veremiyorum diye germedi değil. Çünkü kimseye bir açıklama da yapamamıştım.

5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Üretebildiğim sürece...
Devamı için tıklayın..

7.12.2007

Uğurböceği Hikayesi


Son 2 haftadır extra bir durumdan ötürü akşamları çok geç saatlere kadar çalışıyorum. Haliye gece eve gelir gelmez yatıyor, bu sebele de hafta sonu elimi kolumu kaldıramayacak kadar da güçsüz ve mutsuz oluyorum. Ama geçtiğimiz Cumartesi kitabın çıkmasının bende biriktirdiği enerji bu haftanın çok enerjik ve mutlu geçmesine vesile oldu.
Pazartesi günü Aralık ayına ait Sofra, Lezzet, Gusto ve Madame Figaro dergilerinde çıkan tanıtım yazılarını öğrenmem ile sabah sabah ofisten fırlayıp dergileri bir arayışım vardı ki sormayın. Kitabın çıkışını facebook, msn, mail gibi birçok yolla duyurduktan sonra gelen telefon ve tebrik mailleri, özellikle Papatya Dünya’da yazılan içten tebrikler beni ne kadar mutlu etti anlatamam.En son bugün de Star Gazetesinde çıkan haber ile kalbim nasıl güm güm etti, bir an ağlayacak gibi oldum.
Benim için en önemli şey ise kitabı bir kitapçının rafında görmekti. Bu sebeple her öğlen işyerimden DNR’ yürüyüp zavallı tezgahtarları soru yağmuruna tuttum. Nihayet en son dün akşam kolilerin geldiğini ve bugun sabah raflara dizileceğini öğrendikten sonra biraz rahatlayarak eve döndüm. Bugün ise annem ağlayarak beni arayıp DNR’da kitabı gördüğünü ve satın aldığını Starbucks'a oturup önsözü okuduğunu ağlayarak bana heyecanını anlatmaya çalışıyordu. Her türlü tebriğin, gazete haberinin her ama her şeyin yanında bir insanın annesinin çocuğu ile duyduğu gururu ağlayarak anlatması kadar sevginin taştığı ve bitip bitip tekrar yaratıldığı bir an daha olamaz diye düşünüyorum.
Tüm bunlar olduğu anlarda ve sonrasında bu akşam yine çalıştım. Ama saat 22:00 de beni almaya gelen eşime doğru yürürken yağmurun keskin bir rüzgar ile vurduğu yüzümdeki gülümsemeyi artık bir kitapçıda kitabımı gördükten sonra yüzümde oluşacak gülümseme ile değiştirmek isteyerek o saatten sonra Beyoğlu’na gitmeyi eşime teklif ettim.

Hızla yağan bir yağmurda kaloriferin soba gibi sıcak üflediği arabamızda, camlarımızın birer parmak açıklığından kollarımıza vuran yağmur ile, radyo 91.0 da son zamanlarda popüler insanların kirlettiği eski şarkıları gerçek sahiplerinden dinleyerek Beyoğlu’na vardık. Otoparktan çıkıp da Büyük Londra Oteli’ni gördüğümde eşime ‘’bak’’ dedim, işte kendimi bir tek burada Paris’de gibi hissedebiliyorum. Birlikte Pera Palas’in aslında Eyfel Kulesi olduğunu hayal ederek, elele ve ıslanarak bizi çağıran bir melodiye doğru hızlı hızlı yürüdük. Ben her zaman yaptığım gibi huzurum ile mutluluğumun ender olarak kesiştiği bu anı hep hatırlayabilmek adına kendime küçük bir hediye aldım. Bu arada duyduğum enfes kahve kokusu ve noel arefesinin kırmızı yeşil renklerinin bana verdiği enerji ile gecenin bir yarısı Beyoğlu’ndaki bütük kitapçılara girip kitabımı sorduk durduk. Ve hala henüz görememişken eve dönmek üzere yola çıkarken duyduğum en son melodi Sezen Aksu’nun tarifsiz yorumundan duyduğum bir Çeyrek şarkısı idi: ‘’Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni...’’

Tüm bunlar olup biterken, kitabımı göremediğim bir günün sonunda ben sigaramın dumanına saklamak istediklerimi düşünürken, aslında bir hikaye yazmak için beklettiğim, ama kendi hikayesini bugün kendi kendine yazan uğur böceklerim aklıma geldi. Kendisini üzen bir uğurböceğinin, aslında şekerden yapıldığını, tatlının insanı mutlu ettiğini bu yüzden de şekerden yapılan bir uğur böceğinin onu mutsuz etmesinin imkanı olmadığını, aksine mutlu ettiğini kanıtlamak için arkadaşıma yaptığım bu uğur böcekli cupcake ler, bugün sonunda arkadaşımı çok mutlu etti. Bana da mutluluk kokan bu günün bütün detalarını size anlatmak kaldı geriye...

Malzemeler;

100 gr tereyağ
¾ su bardğı toz şeker
2 büyük yumurta
1.5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
40 gr. Bitter çikolata


Hazırlanışı;

Fırın ısınızı 200 dereceye getirin. Bir tencerede tereyağı ve bitter çikolatayı karıştırarak eritin. Ayrı bir kapta yumurta ile şekeri iyice çırpın, ardından tereyağ ve çikolata karışımını ekleyin. En son un ve kabartma tozu ekleyip muffin kabının ¾ unu dolduracak şekilde fırınlayın. 15-17 dakika sonra cupcakeler hazır. Süslemek için de hayal gücü size kalmış...
Devamı için tıklayın..

2.12.2007

Papatya Dünya Kitap Oldu!



‘’Tadı yüreğinde kalmak...

Günler, aylar, yıllar geçti.. Büyüdüm, kendi mutfağıma kavuştum, tıpkı kendi işime, kendi evime, kendi evliliğime kavuştuğum gibi..

Geçmişe bir dönüp baktım, neşeli, hüzünlü günlere... Ne kadar anlamlı, ne kadar farklı şu günlerden. Farklı olan nedir diye düşündüm.. Yarı siyah beyaz, yarı renkli bir çok hatıranın yanı sıra, geçmişin, yani bu kitaba konu olan her satırın bambaşka bir büyüsü vardı sanki..

Tadı yüreğimde kalan bu anları, anılarımda saklandığı yerden çıkarmak, paylaşmak istedim. Çünkü her yemeğin ufak da olsa bir öyküsü vardır. Yoksa oyun aralarında yediğimiz salçalı ekmeğe nasıl kocaman bir çocukluk sığdırabilirdik ki?

Paylaşırken sizlerinde bana bu öyküleri yazdıran tatları almanız için tariflerini de iliştirdim her öykünün sonuna. Çünkü öyküler yemeğin üzerindeki sos gibidir. Bir evvelkini hatırlamadığımız, bir sonrakini hayal etmediğimiz yemekler hep bir tadı eksik kalan sofra gibidir.

Öyküler mi tariflere, tarifler mi öykülere sos olur orasını bilemem ama ben bütün bunları sizlerle paylaşabilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum..

Umarım sizler de yaşamış olduğunuz o yıllara bir porsiyoncuk olsun döner, öyküler ile o yılların tadını yüreğinizde, tarifler ile damağınızda hissedersiniz..’’




Dun akşam üzeri DNR’da acaba ben kitabımı hangi rafta goreceğim, ne hissedeceğim diye hayaller kurarken yayınevimden sevgili Asya’nn telefonu ile rüyalarımdan gerçek dünyaya döndüm. Kitap çıkmıştı ve Asya’nın elindeydi ve beni bekliyordu. Dun akşamdan beri de elimde, hem de tarifi imkansız duygular ile birlikte..

Yazdım, pişirdim, resimlerini çektim. Tanıdığım en yetenekli tasarımcı, sevgili arkadaşım Simge bu muhteşem kapağı tasarladı. Şimdi papatya dunya internette değil akşam hemen yatmadan başucunuzda, sevdiklerinize sımsıcak öyküler okumak, anlatma için.

Yazmak için kitabın rafta olduğunu görmek gerekiyordu ama daha fazla bekleyemedim, şu an dağıtımda, önümüzdeki hafta içi internet dışında kitapçılarda da raflarda olacak. Kitabın resmi sitesi Bir Porsiyon Öykü'de açıldı, güncellenmeye devam ediyor.

‘’Annem Pazar günleri hep cevizli üzümlü kurabiye yapardı bana’’ diye başlayan bir öyküye değil, kocaman bir kitaba eşlik etsin diye anne kurabiyesinin tarifi de burada, ve kurabiye de hemen kitabımın yanında.....

Malzemeler;

1 paket da sıcaklığında tereyağ
2 adet yumurta
1 su bardağı şeker
2 su bardağı yoğurt
6 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı ceviz
1 su bardağı kuru üzüm
Üzerine serpmek için pudra şekeri

Hazırlanışı;

Fırını 180 dereceye ayarlayın. Ceviz ve üzüm hariç bütün malzemelerden kurabiye hamurunu elde edin. Ceviz ve üzümü de ekleyip yoğurup parça parça kopararak şekil vermeden yağlı kağıt derili fırın tepsizine dizin. 180 derece fırında 15 dakika pembeleşene kadar pişirin. Üzerine pudra şekeri serpiştirerek servis edin.
Devamı için tıklayın..

26.11.2007

Ölüm...


Yarının ne getireceğini bilmediğim bugünlerimde; kötü günlerim, iyi günlerim ve daha iyi günlerim olduğu gibi, daha kötü günlerim de oldu. Ama hiçbir iyi günüm herşeyin tam anlamı ile iyi gittiğinden daha iyi, ya da hiçbir kötü günüm eksik kalan kalbimden daha kötü olmadı hiç. Evde televizyonu bile açmadan kitap okuyacağım diye kendimle günler öncesinden sözleşme yaptığım cumartesilerimde bile, önce yemek yapıp, sonra hazır ışık varken o yemeğin resmini çekip, sonr etrafı toplayıp hadi bir de iki üç gömleği ütüleyeyim dedikten sonra keyfimden gerçekten keyf çıkaran ben, yarım kalan duygularım kırgınlıklarım ya da belirsizliklerim olduğunda ise işe bile gitmek istemeyen depresif biri haline gelebiliyorum. Hayatta bazen gri kalmanın ne kadar elverişli olduğunu sık sık yaşasam da bazen de işte bugünki gibi gri kalmanın sıkıntılarını sabahlara kadar uykusuz kalarak yaşayabiliyorum.

İşte tam bunların muhasebesini yaptığım bir Cumartesi günümde bir yemeğin ne zaman yemek olmaktan çıkıp ‘’Bir Porsiyon Öykü’’ olabileceğini düşündüm durdum. Aklıma ilk önce uykumdan uyanıp gülüşmeler duyup tekrar uykuma daldığım çocukluk sofralarım geldi. Annemin üzerim açık mı diye beni kontrole geldiğinde içime çektiğim kokusu ile rüyalara daldığım o çocukluk günlerim... Sonra kuzenlerimle toplandığımız o günün ilk ışıklarına kadar binbir adet öykü çıkaran leziz sofraları düşündüm. Bitmesini hiç istemediğim düğün yemeğim, 6 saat bir balıkçıda sadece gülerek vakit geçirdiğim dost sohbetleri. Bu hatırladığım sofraların hepsinde hayatımdaki her duygum tam dı da; ben mi bunları hatırlıyordum diye düşünmeden edemedim.

Bu kadar keyifsizken her ne olursa olsun bir dilim sıcak ekmek her lokmayı bir öyküye dönüştürür dedim ve yeni aldığım ekmek makinemle ilk ekmeğimi yaptım. Günlerdir okuyamadığım blog arkadaşlarıma keyifle göz atmak için makinemle başbaşa kaldığımda da Canan’dan Büyüleyen Mutfak Kokusunun artık bir melek olduğunu öğrendim.

Hayatımda kaybettiğim 33 yaşındaki diğer melekleri düşündüm.

Benim ideolojime göre sebep sonuç ilşkisinin muhteşem bir şekilde kurgulandığı bu kader ağında, bu kadar tatlı, bu kadar hatırlı ve bu kadar genç birinin hayatının sona ermesinin neleri etkileştirdiğini ve hangi zincirleri birbirine bağladığını diğer 33 yaşında kaybettiklerimde düşündüklerim gibi hayatı ve kaderi sorguladım durdum. Bir ölümün soğukluğu sırasında aslında 5 dakika evvel bizi sımsıcak ısıtacak insanları ya da öyküleri elimizin nasıl da tersi ile ittiğimizi, ve bu hırs dolu dünyada bir gün ölüm karşısında nasıl da aciz kalıp titreyeceğimizi düşündüm durdum. Herkes ölmeyecek sanıyor ya kendini...

Bu bir dilim peynirli ve kurutulmuş domatesli ekmek de boğazmda bir porsiyon düğümden öteye gidemedi....
Devamı için tıklayın..

17.11.2007

Hava Aydınlık Kalsın!


Günler uzasa, 24 saat değil 29 saat olsa, o 5 saat de benim olsa, ama hava da aydıınlık olsa..

Kendimi Beyoğluna atardım ilk gün.İlk önce evden çıkmadan cep telefonunu kapatır sonra doğruca Metropol pasajının en dibindeki dükkana Özel Bal şiirleri okumaya giderdim. Uzun uzun şiirleri okur, her baktığım taraftan başka bir kelimesini keşfeder, sonra üzerimdeki kıyafete tarza falan da aldırmadan cap canlı harflerle Carpe Diem yazan bir yaka iğnesi satın alır, çantama iliştirir doğruca Galatasaraya doğru yürümeye başlardım O eskiden postane olan mermerlerini çok sevdiğim kocaman binanın bir kareye sığacak siyah beyaz fotoğraflarını çekmek için kendime son model bir objektif satın alırdım. Gerçekten ve gerçekten beşyüz tane resim çekmek isterim orada. Çektiğim fotoğrafları aktarmak için küçük şirin sevimli bir cafede sıcacık bir portakal çayı içer, tek başıma olmanın huzurunu gözlerimi kapatıp bir kez daha içime çekerdim. Hayatımda aynı renk göremediğim bütün insanları tek tek düşünür, eski renkleri ile görmeye çalışır, sonra vazgeçer tekrar bakardım çektiğim resimlere. Bu sırada hava hala aydınlık olurdu..........

Bugünlerde akşam 20:00 de evde olsam erken geldim falan diye sevnip ne yapacağımı şaşırıp bir oradan bir oraya koşturuyorum evde. O yüzden bugünü kendime ayırdım hava aydınlıkken kendi kendime ‘’birşeyler’’ yapmak istedim. Sabah erkenden kalkıp kahve termosuma çay demledim. Şehir çok uzak olduğu için vazgeçip sahile indim.Yürüdüm, sonra koştum, sonra yine yürüdüm. İçimde, ruhumda biriken bütün enerjini denize bıraktım geldim. Çok uzun zamandır vakitsizlikten bekar evine dönen mutfağımda eşimle ‘’bir yemek olsa, salçalı suyu olsa, suyuna da ekmek bansak’’ diye konuştuğumuzun üzerinden 2 gün geçmişti. Bu yüzden kendimi mutfağa atıp basitçe çiftlik köftesi yaptım. Mis gibi, acı acı, sulu sulu. Ardından eşimin en sevdiği yiyecek olan patatesi kızartıp, üzerine domatesli sos yaptım görünce sevinçten çıldırsın diye. Baktım dolabımda ayıklanmış yıkanmış ıspanak pakedi de var bu kapalı kırmızı sonbahara çok yakışır diye çok zamandır denemeyi istediğim ıspanak çorbasını da yapıverdim yanına yeni tatlara kapalı eşimin içmeyeceğinden emin bir tencere çrbanın bana kalacağını bile bile.

Şimdi o cumadan ödevlerin bittiği ama ertesi güün de tatil olduğu için en çok sevilen Cumartesi gecesinin başındayım. Telefonum kapalı, ev telefonumun fişi çekik. Film kanallarında dolaşırken Prison Break’in yeni bölümlerini mi seyretsem diye düşünüyor, yok yok ben kalkıp bir çikolatalı tart yapayım diye aklımı çekerken de hepsini boşversem, kocam gelse de sinemaya gidip patlamış mısır yesek diye hain planlar yapıorum. Ama bu gece TV açık, ama yanında laptoptan da Sezen Aksu Çalarken Scrabble oynayıp boş boş güleceğimizi de o kadar iyi biliyorum ki. Huzurlu muyum neyim?.

Beyoğluna gidemedim, bir dahakine gideceğim söz!

Not: Aşağıdaki ölçüler denemek için yaptığım için az, 3 kişilik çorba anca çıkar. Siz kişi sayısına göre arttırabilirsiniz. Ben çok ama çok beğendim.

Malzemeler

250 gr ıspanak
1 kucuk soğan
1 yemek kaşığı zeytinyağı
1 yemek kaşığı un
1 su bardağı süt
1 su bardağı su
Tuz
Karabiber

Hazırlanışı

Zeytinyağında soğanı ve unu kavurun. Doğranmış ıspanağı da ekleyip kavurmaya devam edin. Su ve sütü ekleyin. Bir taşım kaynadıktan sonra tuz ve biber ekleyin. Pürüzsüz olana kadar blanderden geçirin.
Devamı için tıklayın..

6.11.2007

Aşık mısınız?





Aşkın kuralı var mıdır? Ya da kuralı bırakın aşkta mantık var mıdır ki? Kendinden 30 yaş büyük birine aşığım diyen birinden ne kuralı ne mantığı bekleyebiliriz. Senelerce tek bir bakışını bekleyen bir platoniğin, yüzbininci kez af dileyen bir erkeği affeden kadının, ya da hala aynı insanı senelerce unutamamış bir insanın boğazındaki düğümden başka birşey değildir ki aşk. Mantığı olmadığı gibi acısının boyutu da yoktur, nerenizi acıtacağı da belli değildir. Bir bakarsınız aşk sizin anlayamayacağınız, asla yapamam dediğiniz birçok tavrı, düşünceyi bir başkasına defalarca yaptırabiliyor. Ya da yapmam dediğiniz şeyleri gün gelip de kapınızın önüne koyuveriyor. Bir gün bir ikinci olur bal gibi de kabul eder beklersiniz, gün gelir aşk sizi esir alır, elinizi kolunuzu yönetir de nereye koyacağınızı bilemezsiniz.

Bu durumda bir çapkına, yaşça büyük birine, en yakın arkadaşımızın sevglisine, ya da 30 yıllık evlilik ve 2 torundan sonra bir başkasına aşık olabiliyor isek neden aşkımıza bu kadar sahipsiziz? Neden aşkımzın önünde eğilip ondan özür dileyemiyoruz?

Etrafımız gururunu aşkından üstün tutan ya da tuttuğunu sanan insanlarla dolu. Halbuki sevdiğim adamın gözlerinin içine bakıp herşeyimle ona teslim olduğumu söylememi nasıl gururumla aynı teraziye koyabilirim ki? Seviyorum, aşkından da ölüyorum ama bunu söyleyemiyor ya da birtakım hesaplar uğruna söylemiyorum neden ki? Ya da çok haklı olduğum bir kavgada, nasıl olur da özür dileyip sevdiğimin kollarına kendimi bırakmam da için için ağlar bu aşkı zedelerim? Ben aşkın olduğu yerde diğer hiçbir duygunun yeri olamayacağına inanıyor ve bunu da ne olursa olsun savunuyorum. Mantığı olmayan bir duyguya neden mantık sığdırmaya çalışıyoruz hiçbir zaman anlayamadım. Ne hissedersem onu söylerim, başka duygular ile kıyaslayıp aşkımı, elime ne geçirebilirim ki hayatta.

Aşkınızı ilk önce kendinize itiraf edin, eğer inanıyorsanız da bir dakika bile içinizde saklamayın. Gidin sevdiginiz insanın karşısına, ben sana aşığım, bakışlarındaki sıcaklık beni kavuruyor deyin, sabahlara kadar uyuyamıyorum seni düşünmekten, söylediğin herşeyin altında bir mana anlam arıyorum deyin, ne diyorsanız deyin yeter ki suskun kalmayın. Varsın karşılıksız olsun aşkınız, söyleyemeyip var olmayan birşeyi aşk sanıp yaşamaktansa, reddedilin ya, aşk gibi bir mantıksızlığın yanında reddedilmenin önemi ne olabilir ki? Aşık olabiliyorsunuz ama reddedilmekten mi korkuyorsunuz? Çok komik...

Dışarıda nasıl bir fırtına, yanınızdaki aşka sarılmalık, uzaktaki aşka telefon açıp kısık sesle şiir okumalık. Hatta hatta sımsıkı giyinip birlikte ıslanmalık.Alın size afrodizyak bir tarif, pişirin yedirin, aşksız kalmayın!

Bu yazı da aşık olup itiraf edemeyenlere cesaret olsun 

Malzemeler

3 yumurta
1.5 bardak toz şeker
2/3 paket tereyağı
1 su bardağı süt
3 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı damla çikolata

Sos için;

½ su bardağı krema
½ paket bitter çikolata

Hazırlanışı

Fırını 180 derecede ısıtın. Şeker ve yumurtayı krema kıvamına gelinceye kadar çırpın. Ardından oda sıcaklığındaki tereyağını ekleyip çırpmaya devam edin. Sütü ekleyip karıştırın. Un ve kabartma tozunu da koyup kek hamurunu tamamlayın. Son olarak damla çikolatayı de ekleyin. 180 derecede 45-50 dakika pişirin.

Benmarida erittiğiniz sosu sıcakken üzerine dökün.
Devamı için tıklayın..

29.10.2007

Kış Geldi!



Yaz bitip okula başladığım zamanlarda güzel giden havalar çok canımı sıkardı. Tamam hava soğukken, yağışlıyken okula gitmeye bir itirazım yoktu ama yakın zamanda oyun oynadığım sıcacık ve günbeşli havalarda şimdi okula gidiyor olmak bana sıkıntı verirdi. Ama 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olunca hava birden kapar, delicesine yağmur yağar ve bir daha yaz asla gelmezdi. Neden bilinmez ama kış 29 Ekimde gelirdi İstanbula. Bundan önce yağan yağmurlar yağmur sayılmaz, 29 Ekimdeki ‘’kış’’ gibi yağardı.

O gün resmi tatil olduğundan babalar evde olduğu için mi, yoksa kış ilk kez o gün yüzünü gösterdiği için mi bilinmez sobalar 29 Ekimde kurulurdu. Paltolar yüklüklerden aşağı iner, çizmelerin burnu boyanır, yorganlar kılıflarına geçer buz gibi yataklara serlirdi.İlk kez 30 Ekim günü okula giderken içimize süveter giydirir, eve gelince de sırtımızdaki teri alsın diye tülbent koyardı annem.

Ben tüm bunları ardarda yaşadığım için bu sabah uyandığımda İstanbul’daki güneşe aldanmadım hiç. İlk kez bugün kaloriferleri yakacağımı bilerek kombimin bakımını hafta sonu yaptırmıştım zaten. Dolabımın 4-5 aydır arka raflarında duran anneannemin yaptığı tarhana kavanozunu çıkadım ve sıcacık tarhana yapıp aynı anneannem gibi süt ekleyerek içtim. Sonunda kış geldi! Beni uzun zamandır terk eden gri bulutları hergün gorebileceğim için çok sevinçliyim. Ve içimde güzel bir huzur, garip de bir enerji var. Şimdi battaniyenin altında kedi gibi haber dinleyen eşimin yanına gidip bir battaniye de üzerime alıp sabaha kadar scrabble oynayasım var. Yarın işe de gitmek istiyorum. Hatta bu hafta hiç bitmesin istiyorum.

Siz sobalarınızı kurdunuz mu?

Malzemeler;

5 su bardağı soğuk su
2 yemek kaşığı tarhana
1 tatlı kaşığı salça
1 küçük soğan
1 tatlı kaşığı tereyağ
1 tatlı kaşığı pulbiber
Tuz
İçerken eklemek için arzu ettiğiniz kadar süt

Hazırlanışı;

1-5 su bardağı suya 2 yemek kaşığı tarhanayı ekleyip karıştırarak ezin.
2-Soğanları rendeleyip tereyağında kavurun.
3-Salçayı da ekleyip çevirin.
4-Tarhanayı karıştırarak ekleyin.
5-Pulbiber ve tuzu da katarak 5 dakika karıştırarak kaynatın.
6-1 tabak tarhana çorbasına 1 çay bardağı kadar ılık süt ekleyin.
Devamı için tıklayın..

17.10.2007

Tatildeyim


Bu hafta yazın kullanamadığım yıllık iznimden bir hafta kullandım. Farkettim ki 10 yıllık çalışma hayatımda izinlerimi hep tatile gitmek, birinin birşeyi için koşturmak ya da en basitinden birşeyleri halletmek için kullanmışım. Bazı izinlerimi tatille gitmek için yarısı bavul hazırlayıp, ve gelince bavul yerleştirerek, geri kalan yarısının da bir bölümünü yollarda harcadım. Bazı tatillerimi de yazlıkta geçirdim, ama onlarda da yine bir koşturmaca, bir telaşla geçti günlerim.

Hayatımda ilk kez tatildeyim, evdeyim, cebim belli zamanlar dışında kapalı, MSN açmıyorum maillerime günde sadece 1 kez bakıyorum. Sabahlarımı TRT’nin türk filmlerine adadım. Şanslıyım ki hava 2 gündür de yağmurluydu ve ben battaniyem dizlerimde elimde çayım Türkan Şoray’ın Kara Gözlüm filmini bekledim. Hep hafta sonu ya da hafta içi akşam yürüyüş yaptığım deniz kenarım hafta içi misafirlerini evine göndermiş ev sahibi gibi beni bekliyor.Uzun uzun yürüyüp sonra bir banka oturup gazete okuyorum. Boğazı hiç bu kadar bana ait hissetmemiştim.

Yürüyüş sonrası asansörden itibaren kokusunu duyduğum güzel evime gelip kahvemi hazırlıyorum. Acaba 10 sene evvel bugün nereeydim ne yapıyordum, 10 sene sonra nerde olmayı hayal ediyrordum diyip bugünüme ve bulunduğum yere şükür ediyorum. Birtek annemi özlüyorum kahvemi içerken.

Kahveden sonra yazmaya başlıyorum. Ne hissettiğimi, ne yaşadığımı anlatmak, paylaşmak, paylaştıkça da büyümek için. Marketten aldığım ‘’Kış’’ çayını demleyip geçiyorum kağıdımın kalemimin başına. Kış mevsimleri daha mı keyifli acaba? Ama bir bakıyorum hava kararmış akşam olmuş. Sanki dün yaşamamışım gibi heyecanla eşmin gelmesini bekliyorum birlikte gece yarısına kadar sarılıp Friends izlemek ve Joey’e bininci kez gülmek için. Bugünlerde sadece gülmek istiyoruz, sebepsizce gülmek..

Gece oluyor, yatağıma yatıp kitabımı açıyorum. Aklımda ertesi günün heyecanı var neyi sığdırsam, nasıl daha doyursam günlerimi diye. Doğduğum apartmana gitmeye niyetleniyorum kendi kendime nerede kaldığımı bulabilmek için.

Evlendiğimden beri işten arta kalan zamanlarında ilgilenebildiğim evimle doya doya ilginyorum. Bazen takıntılı ruhuma iyi gelsin diye kazakları renklerine ve boylarına göre düzenliyor, bazen de bu kadar huzurlu ve mutlu ve uzak olsam da özlediğim arkadaşlarıma hediye cookieler yapıyorum beni ansınlar diye.

Malzemeler;

½ su bardağı tozşeker
200 gr oda sıcaklığında tereyağ
1 adet büyük yumurta
2 yemek kaşığı nutella
2 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
Damla çikolata

Hazırlanışı;

1-Fırın ısınızı 175 dereceye getirin
2-Tereyağ ile şekeri mikser ile iyice karıştırın.
3-Yumurtayı ekleip karıştırın.
4-Nutellayı da ekleyip iyice karıştırın.
5-Ayrı bir kapta un, kabatma tozu ve vanilyayı karıştırın.
6-Az önceki karışıma eleyerek ekleyin ve yoğuruup krabiye hamurunu elde edin.
7-Elinizle şekil verip damla çikolata ile süsyleyin.
8-175 derecde 15-18 dakika pişirin.
Devamı için tıklayın..

10.10.2007

Öylesine


BOŞUNA

Sen yoksun.........
Boşuna yağıyor yağmur...
Birlikte ıslanmayacağız ki.....
Boşuna bu nehir......
Çırpınıp pırpırlanması.....
Kıyısında oturup göremeyeceğiz ki...
Uzar uzar gider..
Boşuna yorulur yollar..
Birlikte yürüyemeyeceğiz ki..
Özlemlerde ayrılıklar da boşuna
Öyle uzaklardayız..
Birlikte ağlayamayacağız ki
Seviyorum seni boşuna..
Boşuna yaşıyorum
Yaşamı Bölüşemeyeceğiz ki ...

AZİZ NESİN

Bazen birileri duygularımızı yazmış oluyor, biz de ne yazsak da, hangi lafın ustune hangi kelimeyi koysak da olmayacağını hissediyoruuz, sadece susmak, okumak, paylaşmak kalıyor.

Bugünlerde öylesine yaşıyorum hayatı. O ömürde çok az kere rastlanan, ama her seferinde arabadan inp seyredilemediğim günbatımı gibi. Duyduğum ama içime çekemediğim deniz kokusu gibi. Güneş doğuyor, bir bakmışım bu saat olmuş. Ne bir fincan kahveyi hakkıını vererek içebilmişim, ne de bir durup düşünmüşüm neredeyim diye. Kaç zaman olmuş kulağımda Yeni Türkü Beşiktaş’dan Ortaköy’ e yürümeyeli? Bir dilim beyaz peynirle bir şişe rakı devirmeyeli? Ya da sadece yazmayalı?!

Annem hep ‘’kim ne yaşıyor ise kendi seçimidir’’ der. Kadere, kısmete yüklenenlere, faydasız şikayet edenlere hep kızar.İşte ben de bu satırları yazıyorsam eğer hayatta, öylesine yaşadığım içindir. Oysa ben sadece bir Pazar öğleden sonrasında Nişantaşından bıkmadan sıkılmadan aradığım ama bulamadığım o küçük, şirin, sıcak, sevimli cafeyi bulup bir fincan portakal çayı içmek istiyorum. İşte o zaman öylesine yaşamayacağım. O zaman Papatya olacağım.

Bayramdan sonraki hafta çıkamadığım iznime çıkmak için yarın son çalışma günüm. Yine öylesine kalkıp, öylesine çalışacağım, öylesine eve geleceğim. Cuma günü de öylesine bayram ziyaretleri yaptıktan sonra evime geleceğim. Sabahleyin kahvaltı tepsim kucağımda televizyonu açtığımda türk filmi olsun istiyorum. Eğer çok istersem Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın ‘’Kara Gözlüm’’ filmine rastlar mıyım? Yüzbininci kez izleyip yine de sonuda mutluluktan ağlar mıyım?

Önümüzdeki hafta mesela telefon çalmasın istiyorum. Bir an unutulsam nasıl olur? Beni unutmaması gereken bir dizi insan unutmuşken, bir an daha unutulsam? Affetmenin en güzel yolu unutmaktır ya, ben de herkesi unutsam da affetmiş olur muyum beni unutarak affettiğini zanneden figüranlar gibi?

Burasi hakiki günlük gibi oldu bu sefer. Efendim ben öylesine yaşıyorum demiştim ya, Hasanpaşa Köfte’den artan patateslerden öylesine patates topları yaptım. Patatese azıcın tereyağ, tuz, ve süt koyup karıştırdım, sonra da top top yapıp toz parmesan peynirine yuvarladım. Ardından da cici bici kürdancıklar taktım. Yaparken pek öylesine değildi ama...

Devamı için tıklayın..

6.10.2007


Sevgili Nazlı beni 187. sayfa oyunu için sobelemiş.

Ben şu aralar hayranı olduğum Buket Uzuner'in çıkarmasını gün saya saya beklediğim İstanbullular isimli kitabını okuyorum. Buket Uzuner bu kitabı çıkaralı nerdeyse 5 ay oldu ama ben zamansızlıktan ancak şu günlerde sonlarına doğru yaklaştım. Aslında bu oyun için oturup ''Adanmış Hayatlar'' isimli bir kitap yazıp 187. sayfasındaki ''Yorgunluk'' isimli bölümden sizlere kendi kelimelerimi yazacak kadar birkmiş durumdayım. Ama benden evvel Buket Uzuner der ki;

'' Osa 21. yüzyılın Türkiye'sinde hala arkası olmayan düz vatandaşın işi zordu, uzundu, yorucu ve bıktırıcıydı. Ama Polis Memuru Üzeyir Seferihisar, Türkiye'de hayatta kalma sınavlarından geçmeyı başarmış sıradan bir vatandaş olarak yeterince uyanık ve kurnazdı ve bu sınavlar ona, kime, nerde, hangi ses tonuna angi tepkiyi vermesi konusunda yaşamsal bir refleks kazandırmıştı.''

Bu ouunun bir sonraki durağı sevgili Eda Suner olsun istiyorum. Edacığım senin elindeki kitabın 187. sayfasında neler yazıyor?
Devamı için tıklayın..

İstanbullular

Sevgili Nazlı beni 187. sayfa oyunu için sobelemiş.

Ben şu aralar hayranı olduğum Buket Uzuner'in çıkarmasını gün saya saya beklediğim İstanbullular isimli kitabını okuyorum. Buket Uzuner bu kitabı çıkaralı nerdeyse 5 ay oldu ama ben zamansızlıktan ancak şu günlerde sonlarına doğru yaklaştım. Aslında bu oyun için oturup ''Adanmış Hayatlar'' isimli bir kitap yazıp 187. sayfasındaki ''Yorgunluk'' isimli bölümden sizlere kendi kelimelerimi yazacak kadar birkmiş durumdayım. Ama benden evvel Buket Uzuner der ki;

'' Osa 21. yüzyılın Türkiye'sinde hala arkası olmayan düz vatandaşın işi zordu, uzundu, yorucu ve bıktırıcıydı. Ama Polis Memuru Üzeyir Seferihisar, Türkiye'de hayatta kalma sınavlarından geçmeyı başarmış sıradan bir vatandaş olarak yeterince uyanık ve kurnazdı ve bu sınavlar ona, kime, nerde, hangi ses tonuna hangi tepkiyi vermesi konusunda yaşamsal bir refleks kazandırmıştı.''
Devamı için tıklayın..

26.09.2007

Mini mini diyet kurabiyelerim


Michel Fugain’den Cest Un Beau Roman’dır benim en sevdiğim fransızca şarkı. Ben bu kadar Paris aşkına rağmen fransızca bilmiyorum, ama bugüne kadar fransızca bilen tek kişi bile bu sözleri anlayabileceğim bir dile çevirmemiştir benim için. 70 li yıllarda Avrupa’nın popüler şarkılarına Türkçe söz yazıp plak yapma popülasyonundan bu şarkı da payını almış ‘’Hani aşk herşeye kadirdi, sevenler mutlu olurdu’’ diye hislerimce orjinali ile bağlantısı olmayan sözlerle günümüzün ablalarının veyahut annelerinin zihinlerinde yer etmiştir. Bende yer eden tarafı ise Paris sokakları olmuştu.1 saatlik uçak yolculuğunun ardından yarım saate yakın tren, oradan da yine yarım saati aşan metro yolculuğundan sonra o büyülü kenti ilk gördüğümde kendimi hep aynı TV kanalında, aynı filmin aynı karesine defalarca rastlamışım gibi tanıdık ve benden hissetmiştim. Sahi bir filmin sürekli aynı sahnesine rastayıp gerisini bir türlü izleyemediğiniz olur mu hiç? Yıllarca okuduğum kitaplardan, biriktirdiğim resimlerden ve dinlediğim hikayelerden harmanladığım her ince ayrıntı eksiksiz olarak karşımda duruyor ve benim pek tabiki de zihnimin fon müziği olarak Michel Fugain’den Cest Un Beau çalıyordu. Çünkü ben senelerce bu şarkı ile kucaklaşmak istemiştim Paris ile.

Şimdi yılın en sevdiğim mevsiminin en sevmediğim bölümü olan ‘’Pastırma Yazı’’ ‘nın bilmem kaçıncı tekrarını yaşıyor ve yaşayacakken, mutfağımda üst rafların arka taraflarına kaldırdığım bütün bitki, meyve çaylarımı indirdim. Kendime ‘’Huzur’’ isimli çayı yaptım ve yazmaya başladım. Bu ev, bu oda ve ‘’ben’’ bugün bana işte o Paris’in bildik ve hakkında senelerce beklenmişlik tadını çok kez yaşatıyor. Ve ben her gün giderek daha fazla yabancılaşan ama yalnızlaşmayan hayatımda ruhuma saplanmış bütün bıçakları tek tek çıkarıp sarabildim. Bunca yazdıklarımdan ve paylaştığım iç dünyamdan ötürü hepiniz beni bıkkın, yılmış ve üzgün bir kadın gibi tasvir ettiniz zihinlerinizde. Oysa ben ruhumu içine sığdırdığım et ve kemik bedenime ek olarak taşmış birsürü bardağı içine sığdırmaya çalışan ve hayatın biraz da zamansız ve tartısız sunduğu o bardağın boş tarafını doldurmak için grileri anlatan biri oluverdim sadece. Yinede, bunca şeye rağmen, bunları okumayan kimse anlayamadı benim çocuk yüzümün arkasındakini. O yüzden her zaman bir adım avantajlı ve daha güçlü oldum kimi ruhtan.

Onca yazıdan ve onca paylaşımdan sonra, üzerime bir dondurucu sprey sıkılmış gibi ağır ve donuğum bugünlerde. Sanki o kadar şeyi ben anlatmamışım, ya da biri gelmiş beni kaldığım yere geri götürüp bugünümü durdurmuş gibi. Evet zaman durmuş ve benim için geriye doğru işliyormuş gibi.

Sevgili dostlar. Aranızda tüm bu gelgitleri yerine birkaç kilo fazlası ile savaşan varsa, pastanede gördüklerini evde de yapmaya çalışan bir delinin diyet bölümüne takılmış bir üzümlü kepekli kurabiyenin tarifini sizlerle paylaşabilirim. Huzur çayı ile mükemmel gidiyor tavsiye ederim.

Malzemeler;

2/3 çay bardağı erimiş tereyağ
2/3 çay bardağı üzüm pekmezi
1 yumurta
2 su bardağı tam buğday unu
1 su bardağı kepek
1 paket kabartma tozu
1 çay kaşığı deniz tuzu
1 .ay bardağı kuru üzüm
Tarçın

Hazırlanışı;

1-Fırın ısısını 160 derecey getirin.
2-Tereyağ yumurta ve pekmezi çırpın.
3-Ayrı bir kapta buğday unu, kepeğin yarısı, kabartma tozu ve tuzu karıştırın.
4-Tüm malzemeleri ve kuru üzümü de karıştırıp kurabiye hamuru elde edin.
5-Şekillendiriğ kepeğe batırın.
6-160 derecde 15-20 dakika üzeri çatlayana kadar pişirin.
7-Sıcakken üzerine tarçın serpin
Devamı için tıklayın..

20.09.2007

Ayrılık İsyanı


Elimde bir kadeh şarap ile sakin bir akşamüzeri beklerken uzaklardan yağmur getiren bulutlar serin rüzgârı salıverdiler üzerime. Hem de tam da hayallerimle çatışan benliğimdeki gelgitler gibi, birden, aniden ve henüz alışamadan birinden diğerine atlayıverir gibi. Kendime koşulsuz benzettiğim poyraz en sert haliyle ayağımdaki kumlara kadar geldi sonra da bir tokat gibi yüzüme vurdu. Ve ben, yıllardan beri lodos fırtınası ile terk edişleri yaşayan ben, hiç alışık olmadığım bir biçimde en sevdiğim rüzgâr ile terk ediyorum seni. Henüz beni baştan aşağı ıslatan o büyük dalgayı göremeden, kapkara suları aydınlatan mehtapta kürek bile çekemeden ve henüz adam akıllı sarhoş bile olamadan gidiyorum. İçime doldurduğun huzuru, aynaya baktığımda gördüğüm kadını güçlendiren sesini, hiç de istemeyerek, apaçık zorla başka zevklere tercih edip beni sensizliğe mahkûm ediyorum.

Oysa ben, tam da senin sesinin en güzel çıktığı bir akşamüstü nihavent şarkısında seninle olamadığım için ilk kez bu yıl yarım hissediyorum kendimi. İlk kez bir şeyler eksik, ilacını içmeden uyuyakalan hasta insanlar kadar muhtacım oysa sana.

İçimdeki beni benden alıp, beni bensizliğe mahkûm eden şu kısacık hayatım, seni de benden ayırdı, kopardı attı yakın uzaklara. Ben gidiyorum. Aynadaki diğer yüzümü burada bırakarak, seni istemeyerek başka zevklere terk ediyorum ve yıllar sonra pişman olacağımı bilerek. Severek ayrılan esas oğlan gibi, içim kanaya kanaya, ağlayarak gidiyorum. Sen tüm güzelliğinde burada beni beklerken, sana kavuşamamanın bedelini ödemeye başlayarak gidiyorum. Gözüm arkada kalarak, tatlı poyrazı koynunda bırakıp ve ilk kez hayata isyan ederek gidiyorum.

Ben gidiyorum…

Diyet kestane püreli diyet kurabiye
Malzemeler;


1 yumurta
¼ su bardağı esmer şeker
½ su bardağı kestane püresi
½ su bardağı erimiş tereyağ
1+1/2 su bardağı tam buğday unu
1 paket kabartma tozu
1 çay kaşığı tuz
½ su bardağı damla çikolata

Hazırlanışı;

1-Fırın ısısını 180 dereceye getirin.
2-Yağ, yumurta, şeker ve kestane püresini karıştırın.
3-Ayrı bir kapta un, kabartma tozu ve tuzu karıştırın.
4-İki karışımı birbirine yedirip kurabiye hamurunu hazırlayın.
5-En son damla çikolatayı ekleyip bir tatlı kaşığı yardımı ile tepsiye kurabiyeleri dizin.
6-15-20 dakika pembeleşene kadar pişirin.
Devamı için tıklayın..

15.09.2007

Huzurum




Bu aralar çok fazla Sezen Aksu dinliyorum. En çok da ‘’Düğün ve Cenaze’’ adlı albümünü. Sanki her ay için farklı bir kuklanın farklı bir ensturman çaldığı taş bir orkestranın eylül ayına denk gelen kemancısını dinliyormuşum ibi dinliyorum Düğün ve Cenaze orkestrasını.Çok fazla yazasım, çok şey anlatasım var, ama sıraya dizemediğim için kaçıyor çoğu zaman kelimelerim parmaklarımın ucundan. Her sabah piyango gibi çekilmiş günümü yaşamak için uyandığım evimde, her akşam çalışma masamda bazen kırılmış, bazen üzgün ama çoğu zaman şaşkın oturuyorum. Bir cümle yazsam buraya yalınca, acaba zihnimdeki beş ayrı soruya cevap olur mu?

Ben dört günü yazlıkta üç günü kışlıkta ama ofiste geçen yıllık göçebe hayatımın sonuna geldim ve yazıktan döndüm. İlk defa eriğine yetişemediğim, mehtabında nihavent ezgilerimle rakımı içtiğim, yüzmeye doyamadığım, bana verdiği huzuru kendime bile değişemeyeceğim yazlığıma kocaman incirlerin tadı, göç eden leyleklerin şarkıları bir de iş yoğunluğu yüzünden koca bir yıl beklediği lüfer avına çıkamayan eşimin buruk gözleri ile veda ettim. Bu dönemde yazlıkta anne yemekleri yediğimiz, kışlıkta da sıcaktan meyve dışında bir şey yiyemediğimiz için bana küsen mutfağımın gönlünü alma zamanı geldi. Bazen yazıklarım sıraya girip tarif bekliyor, bazense tariflerim yazı. Ama bu aralar evlendiğim zamandan beri üst üste yaşadığım talihsizliklerden dolayı tamamlayamadığım her şeyini tamamladığım güzelim evimde daha fazla vakit geçirmek, şu serin ama soğuk olmayan tatlı sonbaharın keyfini çıkarmak istiyorum. Her sene beklediğim kış kokusu geçen sene gelmeyince çok üzülmüş elimde çanta kuzeye doğru yürümeyi çok istemiştim. Ama bu sene içimden bir his o güzel kokuyu penceremden içeri alacakmışım, mutfağımdaki kurabiye kokusu ila karıştırıp içime çekecekmişim diyor. İçimde bu yaz yapamadığım tatilin aralık ayında yapacağım Paris tatili olarak ödüllendirilmesinin mi, hiç sevmediğim sıcakların sona ermesinin mi yoksa bastıran serin havaların çorba kâsesi olup parmaklarımın arasına geri döneceğinden midir bilinmez çok büyük bir kıpırtı var. Sanki Sibel Alaş dinlemişim, rüyamda gördüğüm birinden tam da ertesi gün bir haber almışım ya da dargın olduğum birini daha affetmişim gibi huzurluyum…

Ben her akşam çilingir sofrası kurulan bir evde büyüdüm. Bu yüzden aperatifler etkinliğine çok güzel rakı mezeleri ile katılmak istedim. Ama ramazan ayı gelip de geç kalınca tariflerim de başka bir yazıya ertelendi. Bu etkinlik için size iftar sofralarımızın vazgeçilmezi beyaz peyniri bu sefer değişik bir sunumunu ile hediye ediyorum.

Malzemeler;

—1 su bardağı rendelenmiş beyaz peynir
—1 çorba kaşığı süzme yoğurt
—1 çorba kaşığı zeytinyağı
—Yarım demet ince doğranmış dereotu
— Bir tuta kişniş
—Bir tutam kuru nane
—Bir tutam kuru kekik
—Tost ekmeği.
—Salatalık


Hazırlanışı;

1-Bütün malzemeleri karıştırıp peynirli harcı hazırlayın.
2-Çay bardağı ile yuvarlak kestiğiniz tost ekmeklerinin üzerine sürün
En üste salatalık ve dereotu ile süsleyin.
Devamı için tıklayın..

13.09.2007

Severim


Yağmur dolu bulutlar benim söyleyemediklerimi, poyraz benim yureğimin taaa içini anlatır. Bu kocaman adam da kalbinde yağmur bulutlarını, deli yeşil gözlerinde de poyrazı saklar. Ben bu üçünü aynı karede yakalamayı çok severim.

Sezen Aksu kulağımda, kalemim elimde, sarı kağıtlarım önümde yazı yazmayı, yazdıklarımı okurken ağlamayı, gözümün yaşını da eşime sildirmeyi severim.

Tek başıma tarihi yarımada da alışveriş yapmayı, bi dolu ıvır zıvırla eve dönmeyi, akşam da telefonda anneme anlatmayı severim.

Beni sobeleyen Burçin'i severim, sobelediğim Defne'yi, Müge'yi ve İpeği severim:))
Devamı için tıklayın..

8.09.2007

Eylülün adsız hüznü


Yaz bitti yine mevsim sonbahar demiş şair… Meyveler çiçek açtı, doğa uyandı, bahar geldi derken nasıl karşıladığımızı anlamadığımız yaz, yine içine sığdıramadığımız bir sürü heyecanla birlikte kaybolup gitti. Eylül’ün ilk zamanlarındaki huzursuzluğumuz, eksik bıraktığımız bir yazın burukluğu mudur, yoksa karşılayacağımız serin kışta içeceğimiz çorbaların hayalideki heyecan mıdır bilemedim. İşte bu yüzden de yıllardır eylül ayında hissettiklerimi adlandıramadım. Oysa şimdi hissettiklerimi yazabildiğim, yazdıklarımı da paylaşabildiğim burada biraz eylül anlatsam fena mı olur?

‘’Eylül’’ kelimesine alışana kadar ağacın arka dallarında kalıp güneşe uzanamadan yere düşmüş sarı yapraklara benzetirim kendimi. Oysa ben kızıma en çok Eylül adını koymak isterdim bir dahaki yaza kadar yanımda ilk küskünlüğümü bir tek eylül paylaşıyor diye. Çünkü ben bir eylül akşamında tüketildim, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi terk edildim. Daha serinlememiş bir mevsimin yazdan kalma bir akşam vaktiydi her şeyin yerli yerinde olduğu Bebek sahilinde. O kocaman sarı kumlarda sırayla havalanan binlerce kuş gibi içimdeki çığlıkla da her şey havalandı uçtu gitti. Bana da geride kalanları toplamak çıktı kaderin tombala kesesinden.

Sonra üzerinden 20 koca sene geçti o Bebek akşamından. Ben ilk önce büyümeyi, büyürken de olgunlaşmayı öğrendim tıpkı bahar dallarındaki çiçekler gibi. Arada yaşadığım her şey bir her bir öykümün ayrı ayrı kelimelerini oluşturdu. Bir de bana benden bir fazla papatya daha kattı. Herkesin istisnasız sahip olduğu çok doğal şeylerin neden bende olmadığını anladıktan sonra benzerlerini koymaya çalıştım hayatıma. Her bir benzeri özü kadar acıttı beni. Sonra, 30 sene sonra bir baktım ki hayatımda o özlerden de yokmuş aslında. Geride kalan bir avuç masalmış sanki geceleri usul usul kulağıma okunan.

İşte ben bir eylül akşamından diğer eylül akşamlarına kadar umutsuzluklardan umut türetmeyi öğrendim. Bazen hüzünlü bazen huzurlu öyküler paylaşıp yemekler ikram ettim. Ama Eylül yazım da birbirine ekleyemeyeceğim kelimelerle dolu bir hüzün oluşturduğundan yazılamayan yazım olarak kaldı gitti. Bu eylül yazısı boğazımda yutamadığım bir lokma alarak havada asıldı kaldı. Zaten en sevdiğim meyve şeftali de geçecek eylül bitene kadar. Bari bir dilim şeftalili kek ile uğurlamalı bu eylülü bir dahaki seneye…

Malzemeler;

—2 su bardağı Nesfit
— 1.5 su bardağı yağsız süt
—1.5 su bardağı un
—1/4 su bardağı şeker
—1 paket kabartma tozu
—1 yumurta
—1 büyük şeftali
—2 tatlı kaşığı tarçın
—1 avuç ufalanmış ceviz

Hazırlanışı;

1-Fırınınızı 200 dereceye getirin
2- Nesfit ile sütü bir kâsede karıştırın.
3- Un, şeker, tarçın ve kabartma tozunu harmanlayın
4-Şeftaliyi doğrayıcıda püre haline getirin ve yumurta ile birlikte Nesfitli karışıma ekleyin.
5-Her iki karışımı birbirine ekleyip çırpın
6-Kek kalıbına dökün
7- Batırdığınız kürdan temiz çıkana kadar yaklaşık 20-25 dakika pişirin.
Devamı için tıklayın..

28.08.2007

Yaralı Aşık


Sürgün verirdim senin yüreğinde
Körpe bir güldüm elinde
Kopardın çok zamansız
Evcil değildim ben
Soldum ergenken
Veren Allah alır
Gülün hatırı kalır
Artık erkeğim değilsin
Başka kadının var
Ayak seslerini, sık nefeslerini
Akşam ayıp heveslerini
Bazen ağzımda bulurum
Dudak izlerini
Oysa sen benim hakkım değilsin
Başımda göçebe kuşlar
Yalandı aslında suçlar
Sana göre değildim, çok kısa sevindim
Dilsiz bu taşlar
Yalandı aslında bütün suçlar


Bazı sabahlar dilime bir şarkı takılmış şekilde uyanırım. Sebebini hiç bilmedim ve ruh halimle hiç alakası olmayan bu şarkılar bir tekerleme gibi öğlen hatta bazen akşamüzerine kadar aklımın bir köşesinde tekrar eder durur. Yaptığım işe olan konsantrasyonumu kaybettiğim ama sabahki şarkıyı hala söyler bulurum kendimi. Bunu alt- üst beyin, bilinçaltı gibi şeylerle açıklıyorlar muhakkak ama işin bilimsel yönünden çok sanatsal yönü ilgimi çekiyor benim.

Saatin öğlene yaklaştığı şu dakikalarda bu şarkı hala dilimdeyken içinde bulunduğu ruh halini bu kadar mükemmel bir şekilde kelimelere dökebilen bu kadın benim aklımı fikrimi ve hayret sınırlarımı her zamanki gibi yine yerinden oynatıyor. Hemen her şarkısında benim anlatmaya çalıştığım ama hep tıkandığım bütün düğümleri kolayca açıp birbirine bağlayan dizeleriyle bu kadar da olmaz dedirten bu kadını bizim milletçe değil tüm dünya insanları olarak yüksek bir tahta oturtup her sabah önünde sayı duruşları falan yapmamız gerekiyor ya. Biz ancak Çeşme’de yediği yemekle onu gündeme getirebilen bir milletiz. Hâlbuki bir durum karşısında dile getirdikleri aynı durum karşısındaki milyonların ortak dili olabilen bir kadın için söylenecek şeyimiz bu kadar az m?

Ben de sabahtan beri düşünüyorum, nasıl yaşanmışlıklardır bir kadına bunları yazdıran. Küçücük savunmasız yüreğindeki yıkım kaç yıl daha ayakta tutmuştur onu ki bugüne gelebilmiştir başka dizelerle? Aldatılmış mıdır yoksa hayat mı ayırmıştır onu erkeğinden ki başka kadınınıdır artık erkeği? Sanki bugün olsa nokta koyabilecekken sadece kendi deyimiyle körpe olduğu için virgül konulmuş bir aşkın kadınıdır. Geçmişten kalan sadece acı ve üzeri sarılmış fakat hala kanayan bir yaranın sızısıdır. Sanki cumbalı bir evde yeşil kafeslerin ardında camda oturur da bu şarkıyı söyleyip ağlar akşamüstleri usul usul. Bu hikâyeye şahit olmuş herkese güçlü görünür de bir kendiyle baş başa kaldığında yıkılır hayata, çaresizliğine. Aşk acıdan başka bir şey değildir onun kendi deyimiyle körpe yüreğinde. Daha başka aşklar ve o aşkların acılarını yaşasa da bu küçük kadın hala her gece ayak seslerini, sık nefeslerini nasıl duyar bu adamın? Ve kendi kendi ile baş başa kalıp kimseye hesap vermemesi, utanmaması gereken o en özel anlarında bile dudak izlerinin hala nasıl hakkı olmadığına inanır bu küçük masum kadın? Bu kadar mı dürüst bir aşıktır?

Ben şükür ki sevdiğim adamla evliyim, yani erkeğim hala benim erkeğim. Buna rağmen sabah sabah bu kadın beni bu kadar etkiledi ya, erkeğini kaybeden kadınları ne kadar etkiler bilemiyorum… Ama ona âşıkken onu kaybetseydim acımı bu kadar güzel anlatabilir miydim onu da sanmıyorum. Fakat benim başka acılarımı tam da anlatamadığım gibi anlatan, bu dizeleri de hayranı olduğum Goran Bregovic’in eşiz Balkan müziği ile kusursuz birleştirip beni büyüleyen bu kadının dizelerinin önünde saygı ile eğiliyorum. Ve iyi ki bu kusursuzluğu kendi kalemimce ve meyve parçalı likörlü kek ile sizlerle paylaşabiliyorum.

Malzemeler;

1 Su bardağı kuru üzüm
½ Su bardağı 1 cm küpler şeklinde doğranmış kuru kayısı
½ Su bardağı 1 cm küpler şeklinde doğranmış kuru incir
½ su bardağı portakal likörü
8 yemek kaşığı oda sıcaklığında tereyağı
½ su bardağı esmer şeker
3 büyük yumurta
3 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
1 tatlı kaşığı tarçın
1 tatlı kaşığı yenibahar
1 tatlı kaşığı zencefil
1 su bardağı soğuk süt

Hazırlanışı;

1-Kuru meyveler ile likörü bir kaba koyun.
2-Tereyağı ile şekeri mikser ile iyice çırpın.
3-Yumurtaları teker teker ekleyip çırpmaya devam edin.
4-Ayrı bir kapta kuru malzemelerin tümünü; un, kabartma tozu, vanilya, tarçın, yenibahar ve zencefili elekten geçirip iyice karıştırın.
5-Kuru malzemelere tereyağı-şeker-yumurta karışımını ekleyip çırpın.
6-Sütü de azar zar ekleyip kek hamurunu elde edin.
7-En son meyveleri ekleyip karıştırın.
8-Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 50–55 dakika pişirin.

Not: Tarifin orijinalinde;

1-Likör değil konyak vardı
2- Kuru incir değil hurma vardı
3-Pişirme işlemi fırında değil ocakta, benmari usulü 3,5 saatte gerçekleşiyordu.
Devamı için tıklayın..

19.08.2007

Eggs Benedict


Hayatımda dargın olduğum kimseye kızamadım. Çünkü herkesin bir doğrusu bir yanlışı vardır ya hayatta, birilerinin doğrusu benim doğrularım ile önce yarışmaya sonra çatışmaya başladığı anda da sevgi kayıpları yaşanıyor ya en çok ona isyanım var. Sevginin karşımızdakini yanlışları ve doğruları ile koşulsuz kabul ettiğimizin öğretildiği şu kısacık ömrümüzde sevginin olduğu yerde yargılarımız nasıl olur da bu denli çatıştığını bir türlü anlayamadım.’’İyi ki’’ lerin gün gelip de ‘’Keşke’’ ’lere dönüşebildiğini tecrübe ede ede sorgulamaktan dolayısı ile yazmaktan da sıkılır oldum. Şu an bunları da boşuna yazıyorum ya, ne eskiye gidilebiliyor, ne eski tekrar yaşanabiliyor ne de söylendiği gibi kırılan şeyleri düzelttiğimizi zannederek kırılmamış edebiliyoruz. Zaten insanın da yazmak zorunda olduğu için yazması eskiye gitmekten daha da zor. Bugün nedense kızgınım her şeye, o yüzden bu seferlik öyküsüz yemek olsun yemeğim. İçimden geldiğinde yine yazarım nasılsa.

Kahvaltı etkinliği için çoğunuz gibi en çok zevk aldığım kahvaltı menümü düşündüm durdum. Bulduğum alternatifler arasında da her birinden haklarında yazacağım öykülerin beni götüreceği yerler yüzünden vazgeçtim. Bu yüzden de çok sevdiğim ama en sevdiğim restoranın menüsünden çıkarıldığı için çoktandır yiyemediğim Eggs Benedict’i yaptım.

Bu tarifin orijinalinde aslında Hollandaise sos var ama şu aralar çok fazla yumurta yiyemediğim için bu tarifi sossuz olarak tükettim. Sizin sos ile tüketmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Malzemeler

—1/2 adet Hamburger ekmeği
—Fındık büyüklüğünde tereyağı
—4 dilim jambon
—1 adet yumurta
—1 litre kaynamış su
—Tuz
—Taze çekilmiş karabiber
—Hollandaise sosu

Hazırlanışı;

1-Hamburger ekmeğini kızartın.
2-Üzerine tereyağı sürüp jambonları dizin
3-Bir tencereye 1 litre kaynamış su koyun.
4-Bir küçük kâseye yumurtayı sarısını dağıtmadan yavaşça kırın.
5-Yumurtayı kâseden suyun içine dikkatlice bırakın.
6-Yaklaşık 3 dakika pişirdikten sonra yumurtası sudan kevgir ile alın
7-Bir kâğıt havlı ile kurulayıp saçaklarını kesin
8-Jambonların üzerine koyup karabiber ekleyin
9-En son Hollandaise sos ekleyip sıcakken servis edin.

Hollandaise Sos

Malzemeler;

—4 Yumurta sarısı
— 3 çorba kaşığı limon suyu
— 1 su bardağı soğuk tereyağı (8 eşit parçaya bölünmüş)
—Pul biber

Hazırlanışı;

1-Küçük bir kabın içinde yumurta sarısı, limon suyu ve 2 parça tereyağını benmari usulü eritin.
2-Tereyağları eriyince kalan 6 parça tereyağını 1 er 1 er ekleyerek eritin.
3- En son bir tutam pul biberi ekleyin
4- Servis yana kadar benmari kabının içinde sıcak suda muhafaza e
Devamı için tıklayın..

13.08.2007

Yaz Bitiyor Mu?


Akşam yemeklerinden sonra arkadaşlarımla buluşmak için evden çıktığımda havanın karanlık olmasından anlardım yazın bitmekte olduğunu. Günler kısalmaya başlamış, hava da haliyle daha erken kararmaya başlamıştır. Ve o aylarca beklenen, hayaller kurulan yaz ayı yine göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş, kış yaklaşmıştır. Ağustos ortasından itibaren sıcak ülkelere göç etmeye başlayan leyleklere avazım çıktığı kadar bağırırdım gitmeyin diye. Sanki onlar bizi terk ettiği için yaz bitiyor sanırdım. Marmara’da Eylül aylarında esen samyeli bize değmesin diye annemler çengelli iğne takardı yakalarımıza ve hepimizin denizden çıkıp ıslak ıslak oturması yasaktı sam değer de leke oluruz diye. Bunardan da çok yazın bittiğinin habercici akşam, üstlerimize giydiğimiz kazaklarımızdı asıl. Bütün bir yaz, sadece 1–2 hafta kullanılacağı ama onda da çok işe yarayacağı için bir çanta kazak zorla getirilirdi yazlığa.

Her mevsim sofralarımızda olan kabağa, patlıcana domatese alıştık da, henüz hala kazak giymemeye alışamadık. Bu sene leylekler bizi terk etmeyecek gibi bir his var içimde. Bu yüzden yazın bitmeye başladığını artık erken kararan havadan anlıyorum. Eskiden hepimizin mutfaklarında annelerimin astığı takvimler vardı. Her sabah annelerimiz bu takvimden bir yaprak koparır ve o gün hakkındaki bilgileri okurdu. O gün takvimin arkasında ne yazıyorsa büyük bir olasılıkla hava şarları öyle olurdu. Kızıl erik fırtınası, bağbozumu fırtınası, Temmuz yağmurları.. Şimdilerde bırakın fırtınayı hava lodostan poyraza dönerde söyle serin bir esinti olursa o gün kendimizi şansı hissediyoruz. Genel tabloya bakınca suyumuz bitti, su bulsak deprem olacak, deprem olmasa siyasi beklentilerimiz ve oluşumlar karşısındaki huzursuzluğumuz devam ediyor.

Eskiden daha mı umutluyduk yoksa daha mı mutlu?

Yaz bitiyor, leylek göreniniz olursa bana da haber edin. Bu yaz yapamadığım tatile yaşayamadığım kızıl erik fırtınası eklenince içim bir garip oldu. Hani ülke değiştirip mevsimine alışamayanlar gibiyim. O yüzden de bu serin yoğun çikolatalı yaz tatlısını ancak yazın bitimine yakın yazabiliyorum;

Malzemeler;

1 kutu krema
2 yemek kaşığı pudra şekeri
3 yemek kaşığı kakao
1 paket vanilya
1 paket kakaolu bisküvi
1 paket rendelenmiş bitter çikolata
Yarım su bardağı kırık fındık (Ben eklemedim)

Hazırlanışı;

1-Bisküvileri rondoda un haline getirin
2-Kremayı derin bir kaba boşaltın. İçine pudra şekeri vanilya ve kakaoyu ekleyim iyice çırpın.
3-Bisküvi ve çikolatayı da ekleyip ser bir hamur elde edin.
4-Arzu ettiğiniz kalıbın içine folyo serip karışımı kaba dökün
5-Derin dondurucuda 1 gece bekletin.
6-Dondurucudan çıkarıp 10 dakika beklettikten sonra servis yapın.
Devamı için tıklayın..

8.08.2007

Kokuların fotoğrafını çekebilir miyim?


Sevdiğimiz yerlerin, beğendiğimiz şeylerin fotoğrafını çekebildiğimiz gibi kokularında fotoğrafını çekebilseydik keşke. O zaman yediğimiz her yemeğin zihnimizde bıraktığı izlere satırlarca yazmak ya da saatlerce düşünmek yerine, tozlu albümlerden bir defter çıkarıp bakmakla, sadece bakmakla rahatça yolculuk edebilirdik. Mesela tereyağlı tazecik bir pilav kokusu karşısında resmini çektiğimiz muhtemelen sıcak ama işten gelindiği için yorgun bir akşam yemeğinin, kızarmış ekmek ise geç uyanılmış bir Pazar kahvaltısının esneyen yüzünü yansıtırdı. Ya maydanoz ve dereotunun birbirine harmanlanmış aroması bizi çocukluğumuzun geniş pazarlarına götürmez miydi?

Her yemeğin ayrı bir hikâyesi olduğu gibi, kokusunun da beynimizde çektiği resmi her birimiz için farklı çizgiler içerir. Bazen bazı kokular birden çok resim içerirken bazıları tek ve keskin bir tanımla kazınmıştır hafızalarımıza. İşte patlıcan biber ve patatesten yapılan bu kızartma da bana kokusunu duyduğum anda hep aynı şeyi hatırlatıyor: Yaz günlerini!

Akşam uykum geldiğinde ya da gelmediğinde yatmak zorunda olmadığım, bu yüzden geç yattığım için annemin yemek yapma saatine denk düşen uyanma esnasında duyduğum yaz kokusudur bu kızartma. Yumurta pişirebilecek ve yiyecek kadar vaktimin olduğu sabah kahvaltılarının arkadan gelen kokusu, kahvaltıdan sonra yüzeceğim deli mavi suların eşiz serinliğinin baş tacı, saatlerce kızardıktan sonra anneme yorgunluk kahvesi yapacağımın ön habercisi, ve kahvenin kızartma ile birleşen doğal kokusu..

Şimdilerde yazlıkta geçirdiğim hafta sonlarında, hafta içi ne kadar yorulmuş olursam olayım sabahları erken kalkıyorum. Yazıkta annemle sohbetimize eşlik eden huzurdan biraz daha depolamak adına erkenden kalkıp herkes uyurken etrafı izlemeye çalışıyorum. Bütün bir hafta omzuma çöken yorgunluğun, meditasyon yapar gibi süzüle süzüle bedenimden maviliklere doğru akmasını yaşıyor, her yudum kahvede biraz daha dinleniyor, biraz daha arınıyorum sanki. Bu yüzden yaza has bu koku ile uyanamıyor, uyandığım günleri daha net yazamıyorum. Ama fotoğrafını çekme şansım olsaydı okumaktan daha belirgin olmaz mıydı görmek?

Kimisine göre dondurma yediğinde, kimisine göre ise denizin tuzunu tattığında gelir ya yaz, ben kızartma kokusu duyduğumda anlıyorum canlanacağımı. Gözlerim çocukluk arkadaşlarımı arar, pembe patenlerimi nereye koyduğumu düşünür planlar yapmaya başlarım. Kızartma kokusudur okulların tatil olduğunu bir kere daha vurgulayan, rahat rahat kitap okuyabilme özgürlüğüdür, üzerindeki yoğurdun sarımsağının kokusu da geliyorsa hele, yazın tam ortasındayızdır!

Ben yazarak kokuların fotoğrafını çekmeye çalışıyorum, peki ya duyduklarımızın fotoğrafı? Acaba kokuların ve seslerin fotoğraflarını çekebilseydik, fotoğrafını çektiğimiz hislerimiz ile eşleşirler miydi?
Devamı için tıklayın..

3.08.2007

Bree'nin Mısır Unlu Muffin'i


Doğduğum evden taşındığımızda ortaokul ikinci sınıfa gidiyordum. O zamanki çocukluğum ile taşınmak bana o kadar anlamsız gelmişti ki, zaten bir evimiz varken ve o evde mutlu iken, başka ve sevmediğimiz bir eve taşınmak ve üzerine kira ödemenin sebebini çok sonra kabul edebilmiştim. Yeni evimiz hem okuluma uzaktı, hem de altımızda her dakika inip çikolata alabileceğim bir kuruyemişçi yoktu ama tek güzel yanı teyzem ile karşı karşıya oturmamızdı. Zaman geçti, ben büyüdüm, taşınmak zorunda olmamızın sebeplerini bir bir anladım ve yeni evimizi eski evimizi aldatıyor gibi hissetmeme rağmen çok sevdim. Hala unutmadığım ve unutamayacağımı bildiğim en değerli çocukluk anılarımın en güzel zamanları bu evde geçti. Ben mutlu mesut hayatıma devam ederken, benden bağımsız olarak akan zaman ve hayat bize başka sıkıntılar getirmiş olacak ki tam 4 sene sonra yani lise ikinci sınıfa giderken tekrar taşınmak zorunda kaldık. Hiç istemediğim, sevmediğim, sevmeyeceğim, hala da gittiğim zaman rahatsızlık duyduğum bir semte, elimde olan her türlü imkândan vazgeçip yerleştik. Bu üçüncü evimize de alışacağım sandım ama asla alışamadım. Çocukluğum ve ilk gençliğim olarak nitelendirebileceğim zamanların en negatif anlarını bu evde, bu semtte geçirdim. Bu eve taşınırken bizi taşıyan kamyonun, yine bizim eşyalarımızı bu evden alacağını bekleyerek tam 9 sene geçirdim. Bu arada çalıştım, para kazandım, Üniversiteyi bile bitirdim ama ne aklım ne de mantığım bu evde yaşamamı bir türlü kabul edemedi. Nihayet o gün geldi çattı ve biz o evden de taşındık. Benim hayatımın en güzel anı dediğim taşınma günümüz, yine hayatımın en güzel zamanlarını geçirdiğim yeni evimize 6 ay kadar kısa bir süreden sonra aynı semte ama bu sefer başka bir eve taşınmamız ile sona erdi. Ayaklarım ile geri geri geldiğim bu evden çok geçmeden, yaklaşık 2 sene sonra evlenerek nihayet ayrıldım. Dönem dönem özel eşyalarımı tozlu kolilere koyup üzerine kahverengi koli bandı yapıştırmam gereken kişisel hayatıma bunun son olmasını umarak devam ettim.

Özel hayatım böylesine göçebe geçerken iş hayatımın, üstelik aynı şirkette çalışırken de göçebe geçtiğini söylemem, herhalde bu yazıyı yazmamı haklı çıkaracaktır. 6 yıllık geçmişim olan şirkette tam 4 kez taşındım! Koli yap, koli yerleştir, koli taşı, koli boşalt… Bunlar bana o kadar tanıdık terimler ki bir nakliye firması kursam herhalde çok para kazanırım.

En son yeni kan ve can olmasını umarak 6 ay önde taşındığımız ofisimizden de bugün, son olmasını umarak yine taşınıyoruz. Ama bu sefer durum farklı. Bu taşınma benim hayatımda bir dönemi kapatıp diğer bir dönemi açtığı için diğerlerinden biraz farklı, o yüzden bıkkın ve üzgün değilim, aksine sevinçli ve umutluyum. Deniz manzarası olan odamı toplayıp da kapısından çıkarken dönüp arkama bakmayacak kadar da içim rahat. Yine de bana güle güle dercesine son 1 yıldır ilk defa masmavi gülümsemek yerine türkuaz renkte gülümsedi deniz bana.

Bugün oradan oraya koştururken yemek yemeye fırsatı olamayacaklar için Desperate Housewife’dan kendime çok benzettiğim Bree’nin Mısırunlu Muffin’ini yaptım. ‘’Muffin dendiği zaman doğal olarak tatlı bir tad beklediği’’ için durumu tuhaf karşılayarak beğenmeyen abim ile, yeni tatlara hiçbir zaman açık olmayan eşim dışında herkes çok beğendi. Ben de içinde hem şeker hem de tuz olduğu için bayıldım!

Geçmiş bitti. Yeni bir sayfa açıldı, artık umut var, enerji ve neşe var. Buraya kadar her şey iyi de, yarın tüm ışıklar kapanıp, oyuncular seti terk ettikten sonra içeride kalan tek kameranın gösterdiklerinin 10 sezon sonunda Friends’in gösterdiklerine benzemesinden korkuyorum!

Malzemeler;

6 yemek kaşığı tereyağı
1 su bardağı ayran
2 adet büyük yumurta
1,5 su bardağı mısır unu
1 su bardağı beyaz un
1 paket kabartma tozu
1 paket karbonat
1 tatlı kaşığı tuz
¼ su bardağı toz şeker
1 demet ince kıyılmış dereotu (orijinal tarifte yoktu ben ekledim)

Hazırlanışı;

1-Fırının ısısını 205 dereceye getirin
2-Bir tencereye ayranı ve tereyağını alıp çok kısık ateşte tereyağı erimeye başlayana kadar karıştırın. Erimeye başlayınca ocağın altını kapatıp kalan tereyağı eriyene kadar karıştırın.
3-Ayran ve yağ karışımı soğurken ayrı bir kapta yumurtaları çırpın.
4-Soğumuş karışıma yumurtaları ekleyip karıştırın.
5-Mısır unu, beyaz un, kabartma tozu, karbonat ve tuzu elekten geçirin. En son şekeri ekleyin.
6-Sıvı karışımı da una ekleyip iyice karıştırın.
7-En son dereotunu ekleyin.
8-12’li Muffin kabına paylaştırın.
9–20 dakika pişirin
Devamı için tıklayın..

30.07.2007

Mutfakta annem


Her sene Haziran Temmuz ve Ağustos aylarında 1 er haftayı annemle birlikte geçiririz. Ben işten izin alıp yazlığa, annemin yanına giderim. Haziran ayındaki birliktelik annemin daha yazlığa yeni yerleşmesindeki telaşın aidiyet duygusu ile birleşmesinden ötürü yavan, ağustos ayındaki ise geri dönüşün yaklaşmasından ötürü huzursuz geçtiğinden en çok keyfi temmuz ayındaki tatilimizden alırız.

Birlikte geçirdiğimiz bu on günde gündüzlerimiz uzun kahvaltılara eklenen ikinci kahvelerle bitmesini istemediğim sohbetler eşliğinde başlar. Güneşin tehlikeli saatlerinin son bulması ile yüzme, akşamüzeri banyosundan sonra hafif birer içki ve gece de ruh halimize göre çaldığımız müzikler ile son bulur. Havanın kapalı olduğu zamanlarda yaptığımız gezintiler, uzun zamandır görmediğimiz dostlarımıza ziyaretlerimiz, bazen hiçbir şey yapmadan sadece kitap okuyarak akıttığımız sakin zaman. Ama bunların hiçbiri şey anneme mutfağa girip börek ve kısır yapmamızdan daha çok keyif veremedi bana. Evliyken ya da bekârken, annem mutfakta iken onu izlemenin bana verdiği huzur hiç değişmedi. Boyum tezgâha yetişmiyor diye taburenin üzerine çıkarak annemin yıkadığı bulaşığa yardım etmeye çalıştığım günlerden tutun da, dün, bugün mutfakta sadece domates bile kesse, annemi izlemek bana tarifi çok güç duygular yaşatıyor. Annemin böreği, üzümlü kurabiyesi, yumurtalı ekmeği, hatta ekmek arasına koyduğu peyniri… Mutfakta annem…

Dün, yani tam da temmuz ayı içerisinde, hayatın bu sene annemle vakit geçirmeme izin vermediği günlerin, su gibi akıp da beni yine karmakarışık günlere sürüklediği akşamüzeri vakitlerinde, mutfakta annemi gördükten sonra, bu vakitleri yazmak istedim. Burnuma annemin üzeri nar gibi kızaran böreğinin kokusu geldiğinde gözlerim tam da fırına dikilmiş düşüncelerimi birbiri ile pekiştiriyordu. Bu aralar anneme ne zaman baksam, akıp giden zamanın getirdiklerinin sadece ve sadece ikimizin vaktinden çaldığını düşünüyor ve paniğe kapılıyorum. Belki yıllardır onunla geçirmeye alışık olduğum haftaları geçiremediğim için, belki de ben bu aralar çok stresli olduğum için bilinmez… Ama kendimle baş başa kalamayışım, her bir dakika bir şeyler çözmek zorunda oluşum ve belki de sona yaklaşmanın verdiği insani gevşeme bana bu özel duyguları kaleme döktürmeye, o nar gibi kızaran böreği görebilecek kadar güzel anlatımlar sunmaya izin vermiyor.

Saatlerce yüzdükten sonra gölgede ve kumların üzerinde uyuyakalmak isteyen yorgun tatilciler gibiyim. O yüzden bu fırında yaptığım karidesi, bu sefer anlatmadan sunabiliyorum size,

Malzemeler,

Yarım kilo dondurulmuş karides
1 litre kaynamış su
2 adet domates
1 adet orta boy soğan
2 yemek kaşığı erimiş tereyağı
Pul biber
4 yemek kaşığı rendelenmiş kaşar peyniri

Hazırlanışı;

1-Fırının ısısını 170 dereceye getirin.
2-Kaynamış suya karidesleri atıp 2 dakika haşlayın. Ardından karidesleri bir kevgir yardımı ile sularını iyice süzdürüp sudan alın.
3–2 adet güveç kabına yemeklik doğramış soğan, küp doğranmış domates ekleyin.
4-Karidesleri üzerine dizin.
5-Pul biber, eritilmiş tereyağı ve tuz ekleyin ve üzerini folyo ile kapatın
6–170 derecede 20 dakika pişirin.
7-Folyoyu açıp, rendelenmiş kaşarları ekleyip 10 dakika daha pişirin.
Devamı için tıklayın..

22.07.2007

Pazar Yemeği


Hafta içi ne zaman banyo yapmış olursak olalım, Pazar günleri muhakkak saltanat şeklinde temizlik günümüz olurdu. Annem cumartesi yıkadığı önlük ve yakarlımızı sabahtan kolalar ve ütülerdi. Ben en çok iri dantelli ve uzun beyaz yakamı sever, hep onun ütülenmesini keyifle izlerdim. Kolalandığı zaman da öyle güzel dururdu ki sormayın. Ardından annemin gözetiminde sırayla ayakkabılarımızı boyar, üzerinden bezle geçip bir güzel parlatırdık. O zamanlar günün belirli saatlerinde kısıtlı olarak şehir suyu akardı, ama apartmanımızda su deposu olduğu için biz çok da fazla hissetmezdik bu kesintileri. Yine de eğer sular birkaç günden beri kesik ve hafta sonu kalabalığına dayanamayan su deposu bitmiş ise Pazar günü sularımız kesik olabiliyordu. Bu zamanlarda ilk önce tırnaklar kesilir, ısıtılan sular ile el, ve ayaklar itina ile yıkanır, sabunlanan yüzlerimiz de önce ense ve boynumuz sonra alnımız kolonyalı mendillerle bir güzel silinirdi. Ama eğer sular kesik değil ise annem sıra ile önce ağabeyimi sonra da beni yıkardı. Eğer mevsimlerden kış ise banyodan hemen sonra saçlar gürül gürül yanan kaloriferin yanında taranır havlu ile sarılırdı. Zaten cumartesiden yapılmış ödevlerimiz bir güzel toplanır, koca sırt çantalarımıza yerleştirilir, mantolarımızın eteklerindeki çamurlar fırçalanır ve biz yeni okul haftası için hazır olurduk..

Bu temizlik zamanlarını tek kanallı televizyon dönemimizin yayın akış saati belirlerdi elbette ki. Hala cumartesi sabahları 09.30 da kalkıp izlediğim Şirinler, o zaman Pazar günleri saat 16.00 yayınlanırdır. Hemen arkasından Charles İş Başında başlardı. Ve biz bütün hafta bu saatleri beklediğimiz için yıkanma saatlerini kavga gürültü öne almak için savaşırdık. Annem de bu zevkimize özen gösterir 14.00–16.00 arası her şeyi halletmeye başlardı. Pazar günleri ardı ardına yayınlanan bu güzelim dizileri daha da güzelleştiren şey elbette yemek seçme özgürlüğümüz oluyordu. En sevdiğimiz TV programını en sevdiğimiz yemekle tamamlamak isteyen biz, Pazar günü TV karşısında yemek için en çok sucuklu yumurta ve salçalı sosis istiyorduk annemden. Annem ya işaret parmağımız ile gösterdiğimiz sucukları bir lokma ekmek ile sıyırıp ağzımıza verirdi, ya da her ikimize de en sevdiğimiz yemek yeri olan koltuklarımızda tepsi ile sosis yememize izin verirdi. Eğer anneme gösterdiği sucuğu diğerimize verdiğini iddia edersek, o yemek boyunca bir daha sucuk seçme hakkımız sona ererdi. Teflon tavaların olmadığı, yumurtaların sahanda piştiği o yıllarda, sahana yapışan yumurtayı ekmek ile kazımak ne zevkliydi.

Hala Pazar günleri TV’de herhangi bir kanalda Şirinler’e rastlarsam aklıma o günler, burnuma buram buram yumurta ve sosis kokusu geliyor. Hayatımda var olan problemlerin bir gün Pazar günleri yıkanma saatine karar vermek kadar basit olabileceği ve orda kalacağını ümit ederek uyanıyorum sabahları. İnsanın hayatta probleminin olmadığı gün ömrünün son günü olduğunu bilerek mucize beklemiyorum, ama kişisel terazimde huzurun ağır basacağı günlerin artık uzak da olmadığını görüyor ve düne göre az da olsa gülümseyebiliyorum.

Bu tebessümlerimi en çok kalıcı kılan şey de tabiî ki eskiye dair hatırladıklarımı yazarken burnuma gelen bir yemek kokusu, o yemeğin yapılışı, resminin çekilişi ve tabiî ki diğer geniş yürekli küçük kadınlar ile paylaşma dakikalarım oluyor. Pazar günkü temizlik günleri yolculuğum, bu seferlik seçim sebebi ile İstanbul’da kaldığımız bu hafta sonunda sıcaktan dolayı evde geçirdiğim bu Pazar günü sıkıntıdan onu şunu ve bunu temizlemekle geçti.Eşimin de benim de canımızın çok istemesi ile sosiste son buldu. Bir dahaki Pazar anısında da sucuklu yumurta hayali ile TV’de Şirinler’i arıyor olacağım…

Malzemeler;

250 gr sosis
2 yemek kaşığı zeytinyağı
1 tepeleme yemek kaşığı salça
1 yemek kaşığı kekik
1 litre kaynamış su
Tuz

Hazırlanışı;

1-Sosisleri dilimleyin.
2-Zeytinyağında salçayı kavurun.
3-Dilimlenmiş sosisleri ekleyip kavurmaya devam edin.
4-Kaynamış su, kekik ve tuzu ekleyip kapağını kapatarak 15-20 dakika pişirin.
Devamı için tıklayın..

17.07.2007

Özel Şeyler



Bir hediye almayalı çok, postadan bir kart almayalı ise hediyeden daha da çok zaman olmuş. Hayat bazen alışkanlıklarımızın yerine başka alışkanlıklar koyarak özelimizi değiştiriyor, bazen de dertlerinden dolayı bu özeli unutturuyor. Hatta daha da ileri gideyim, hayat bu ‘’özel’’ denen şeyi yok edebiliyor. Bizi biz yapan ve başkasında olmayan her şey zamanla aynı noktada birleşip standartlaşıyor sanki. Aynen ilk evlendiklerinde birbirlerine yastığın yanına not bırakan, ama 30 yıl sonra birbirlerine sadece seslenen evliliklere ait çiftler gibi. Hangimizin annelerimizin gibi özendiği, sayfalarında un ve kakao olan yemek defterleri, ya da babalarımızınki gibi fotoğraf makinesi koleksiyonu var ki? Trafikte geçirilen süre, evlerimizde geçirdiği süreleri kısalttığı için, evlerimizi artık sadece barınma amaçlı kullanıyoruz. Oysa dün balkonunda gazete okuyan amcanın dirseğini dayadığı kare masanın üzerinde bembeyaz dantel bir örtü ve vazoda taze mor çiçekler gördüm. Bu portre İstanbul’a aitti oysa ama benim balkonuma ait değil…

Geçen yıllardan birinde bir köşe yazısında çocuğu, arkadaşının annesinin evinde zeytinyağlı dolma görüp annesinden istediği, ama annesinin zeytinyağlı dolma pişirmeyi bırakın, muhteviyatında ne olduğunu bilmediği için kendini kahredip, ertesi hafta işinden istifa edip evine ve çocuğuna yoğunlaşan bir annenin öyküsünü okumuş ve çokça zaman düşünmüştüm. Hayatı siyah beyazken eline aldığı fırça ile pembeye, kırmızıya, yeşile boyayan biz kadınlar, bu güzel değerlerimizi, kadınlığımızı ve anneliğimizi kaybetmemek için işte o sadece barınmak için vaktimizin olduğu evlerimizi güzelleştirmeye çalışmak için bazen uykumuzdan, bazen de özel anlarımızdan çalıyoruz. Ama ne yaparsak yapalım işyerlerimizde ürettiklerimizin tüketiminde bulunamayacak kadar zamansız insanlar haline geliyoruz. Bu zamansızlık bazen ardı ardına sulayamadığımız bir çiçeğimizin kurumasına bazen de postadan 10 yıldır almadığı bir kartpostala bu kadar duygulanıp yazmaya kadar varabiliyor.

Selen ona gönderdiğim dergiye teşekkür etmek için bana kendi boyundan daha tatlı kurabiyeler hazırlamış. Bu kurabiyeleri hazırlamakla da kalmamış onları bir güzel süslemiş, itina ile sarmış sarmalamış, ekine de hediyeden daha çok etkilendiğim güzelim bir kartpostala kendi ‘’el yazısı’’ ile notunu yazmış ve bana göndermiş.

Birlikte büyüdüğüm insanların beni anlamadığı, birçoğunun hayatımdan çıktığı, yanımda olanların kendilerini ahir dünyanın koşuşturmacasına düşürüp, beni dünyanın sonuna kadar hayatlarında tutacağı garantilerini kendilerinde olduğunu sandığı, geri kalanların ise tarafımca figüran kategorisine konduğu bana ait dünyamda, sesini bile duymadığım bir küçük kadının, benim için bir şeyler yapmış olması içinde bulunduğum kalabalık yalnızlığa bu derece yakışamazdı. Anlatmadan anlaşılmak herhalde buna deniyor…

Şimdi ben bu sıcak yaz akşamında, daha önce de anlattığım terapilerin fikir babası olan eşim ile yaptığım terapilere, uzun zamandan sonra bir yenisini eklemek istiyorum. Bugün içimde açılan eski defterlerin konuşulacağı bu uzuuun terapi gecesinde de sadece mantarlı risotto ve buz gibi beyaz şarap olsun, bir de omzumda beyaz bir tül uçuşsun istiyorum.

Not: 1-Tarifin orjinalinde 3 su bardağı su var, ama ben 3. bardağı da ekleyip çektirdikten sonra tarifteki 1 bardak beyaz şarabı eklemediğim için 4. bardağa gerek duydum. Siz şarap eklemek istiyorsanız suyu azaltabilirsiniz.

Malzemeler;

2 yemek kaşığı zeytinyağı
2 yemek kaşığı tereyağ
1 küçük kuru soğan
1 diş sarımsak
10–12 adet orta boy mantar
1 su bardağı risotto pirinci (bulamazsanız kırık pirinç)
4 su bardağı etsuyu ya da 4 su bardağı sıcak suda etsu bulyon eritebilirsiniz.
1 tatlı kaşığı nane
1 tatlı kaşığı tuz
2 yemek kaşığı toz parmesan peyniri
Taze çekilmiş karabiber

Hazırlanışı;

1-Genişçe bir pilav tenceresinde zeytinyağı ve tereyağında rendelenmiş soğan ve sarımsağı kavurun.
2-Temizleyip dilimlediğiniz mantarları ekleyip 5–6 dakika daha kavurun.
3-Pirinci ekleyip 5–6 dakika daha kavurun.
4–4 su bardağı sıcak etsuyu 4 seferde ekleyin. Önce ¼’ ünü ekleyip kavurarak pirince çektirin. Bu işlemi 4 seferde tamamlayın.
5-En son nane, tuz ve 1 yemek kaşığı daha ekleyip 1-2 kez daha çevirin
6-Sıcakken 1 yemek kaşığı parmesan ve karabiber ile servis edin.
Devamı için tıklayın..

13.07.2007

Beyaz Külahlı Dondurma


Benim çocukluğumda dondurma demek yaz tatili demekti. Çünkü o zamanlar marketlerde satılan hazır dondurmalardan yoktu. Yaz gelince dondurmacılar ve pastaneler dondurma bölümlerini açardı ve biz bütün kış dondurma yemek için bu anı beklerdik. Sarı altın rengi bir makinenin karıştırdığı dondurmayı 2 çeşit külah ile bizlere sunardı. Büyükler koyu kahverengi olan ‘’kornet’’ külah ile dondurmalarını yer, biz küçükler ise normal beyaz külahta yerdik. Çünkü altı yarısından kesik bu beyaz külahlar kornetten daha az dondurma alırdı. Zaten yaşımıza göre de dondurma toplarında hak sayımız vardı. İlk zamanlar 2, sonraları 3 top, iyice büyüyünce de kornete geçip sınıf atlardık.

Bu büyük dondurmalar şimdilerdeki gibi camın arkasında satılmaz, kocaman kalın gri kapakların altında dururdu ve satıcı her bir kapağı sırayla açıp dondurmaları gösterirdi. Hoş zaten çikolatalı, vanilyalı ve karamelli dondurmanın yanında bir de vişneli ve limonlu dondurma varsa orası ünlü bir yer olurdu. Dondurmalar külaha aynı resimlerdeki gibi top top ve üst üste konulurdu ve eğer 2 top hakkımız kadar yaşımız küçük ise bir tarafını yalarken diğer tarafı üzerimize akmasın diye annelerimiz tarafından önce bir şekle çekilir sonra bize sunulurdu.

Bu dondurmaların en güzel tarafı külaha konduktan sonra önce o sadece dondurmacılara has çikolata sosuna, sonra fındığa en son da fıstığa batırılmaları idi. Çikolata sosu dondurmanın üzerinde kısa zamanda donar ve çıtır çıtır ince tabaka bir çikolataya dönüşürdü.

Bazı yaz akşamları yürüyüş sonunda yenen dondurmalarda büyükler servis ile dondurma yeseler de biz küçükler hep külah ile isterdik. Çünkü asıl üstteki dondurma yendikten sonra külahın en altını ısırıp geri kalan dondurmayı oradan içimize çekmek bize büyük bir oyun haline gelirdi. İşte bize de bu keyfi Mayıs ayında çıkıp Eylül sonunda kaybolan dondurmacılardan sadece mevsimlik olarak tadardık. Çünkü o zamanlar dondurma soğukta yenmesi asla mümkün olmayan bir şeydi.

Ben bu yaz tatile çıkamıyorum. Tatilden öte her yaz ayda 1 hafta gelerek her bir köşesinde kaybettiğim ayrı bir benle karşılaştığım annemin yanına da gelemiyorum. O yüzden bu sene sadece hafızamdaki asla kaybetmediğim çocukluğum ile beraberim ve yine çocukluğumun olmadık yerlerini daldan dala atlayarak gezip, bu etkinlik için tam da mevsimine yakışan bir tarif olan Limonlu Dondurma’yı denedim. Bu dondurma ekşi ekşi ve sorbe gibi olan limonlu dondurmadan çok limon aromalı vanilyalı dondurma gibi oldu, bu yüzden benim bile hoşuma gitti.

Malzemeler,

2 su bardağı süt
1 tatlı kaşığı vanilya
4 yumurta sarısı
1 su bardağı şeker
1 paket krema
1 limonun suyu
1 limonun rendelenmiş kabuğu

Hazırlanışı;

1–2 bardak süt ve vanilyayı bir tencerede kaynayana kadar karıştırın.
2-Kaynayan sütü ocaktan alıp tel süzgeçten başka bir kaba aktarın, limon suyu ve limon kabuğu rendesini de ekleyip ılıtın.
3-Sütü boşalttığınız tencerede yumurta ile şekeri krema kıvamına gelene kadar çırpın.
4- Ilık sütü yumurtalı karışıma azar azar ekleyin ve çırpın.
5-Büyükçe bir tencereye su koyup, karışımın bulunduğu tencereyi içine benmari usulü oturtun ve yavaş yavaş karıştırın. Kaynatmamaya özen gösterin ve krema kıvamına gelince ocaktan alın.
6-Ara ara karıştırarak soğutun.
7-Kremayı karışıma ekleyip iyice çırpın ve bu karışımı buzluğa koyun.
8-30 dakika sonra karışımı cam bir kaseye alıp tekrar buzluğa koyun.
9- Dondurma kıvamına gelene kadar her 20 dakikada bir buzluktan çıkarıp, karıştırıp tekrar buzluğa koyun.
10-Eğer benim gibi limon içinde servis etmek istiyorsanız da limonların içini oyup, servis etmeden önce 10 dakika buzlukta bekletmeniz yeterli.
Devamı için tıklayın..

10.07.2007

Büyülü Şehir Paris..



Büyülü şehir Paris... Bundan sonraki anılarımın arasına en güzel şekilde ekleneceksin birazdan. Seninle sadece 24 saat sürecek olan yolculuğuma tıpkı yıllardır rüyalarımda gördüğüm gibi yerden bilmem kaç metre yüksekliğindeki uçakta alçalırken tanıştım bile. Fakat havaalanından şehir merkezine yerin altından süren yaklaşık 1 saatlik sabırsız yolculuğumdan sonra sonunda seni yakından göreceğim. Bu çıkış kapısının ardındasın ve sana âşık bu kaçıncı ziyaretçini karşılamaya hazır mısın? Ben seni kaç ayrı şekilde, kaç ayrı renkte düşledim, peki sen beni tanıyor musun?

Çocukluğumdan beri sayısını hep ezberlemeye çalıştığım kestane ağaçları ile süslü Champs-Elysees. Arkamda L'arc De Triomphe, gözlerimin önünde ise sen... Ve sen Eyfel Kulesi. Kafamı sağa çevirsem herhangi iki apartman arasından bana göz kırpacaksın biliyorum.. Ama o kadar yıl seninle tanışmayı arzu ettim ki, hangi özel anda seni görsem de ömür boyu anlatsam, heyecandan bakamıyorum bile. Noel arifesinde burada bulunduğum için çok şanslıyım, çünkü sen çok özel bir gece için aylar önceden hazırlanmaya başlamış bir kadın gibisin süslerinde... 5 km sonra varacak olduğum kocaman dönme dolap da boynuna taktığın bir gerdanlık gibi.. Ah Paris... Birazdan o dönme dolabın en tepesinden seni göreceğim ışıklarından yanan bir şehir gibi. Ve sen bu parmaklarımı uyuşturan ayazda ışıklarınla içimi sımsıcak edeceksin biliyorum...

Kaçımız Paris'in sokaklarında gece yarısında tek başımıza yürümenin hayalini kurmadık ki? Sağımızda Seine nehri solumuzda Eyfel kulesi, bu güzelliği, bu büyüyü algılayabilmek için insanın zihninin gerçekten boşaltılmış olması gerekiyor. Birazdan Seine nehri üzerinde inşa edilmiş en eski köprülerden biri olan Pont-Neuf köprüsünün yanından geçeceğim. Paris'in ayakta kalmış en eski köprüsü olan bu köprünün süslemelerinin Istanbul'da Hipodromdan getirildiğini bir belgeselde dinlemiştim. Ama zihnimdeki tüm bu bağlantıları unutup, bir Aralık akşamı ayazını bu sefer Paris kokusunda duymak istiyorum. Gittikçe hızlanan adımlarım, artık Eyfel’in yanına gitmek için sabırsızlanan kalbimin bir yansıması...

Eyfeli bir gelin gibi süslemişler sanki. Sandığımdan çok daha büyük olan bu kule, bence insanoğlunun dünya gözü ile görebileceği en romantik ''şey'' lerden bir tanesi. Üzerindeki ışıkları gözlerimi kamaştırırken, Eyfel arada sırada sanki binlerce parlak yıldız üzerine düşüp teker teker sönüyormuş gibi ışıldıyordu. Eyfel kulesinin kaç değişik resmini gördüm biriktirdim bilmiyorum,.Gece çok geç bir saat olduğu için çok şanslıyım çünkü etrafta benden başka kimsecikler yok ve ben, tam altındaki bir bankta ''keşke elimde sıcak bir kahve olsaydı'' diye düşünerek rahat rahat sessiz dakikalar geçirebildim.

Uçaktan indiğimden bu yana sokakta olduğumdan artık otele dönmenin zamanı oldu diye düşünürken, zamanım çok kısıtlı olduğu için Paris'in ''sabaha karşı'''sında Bordeoux şarabı içmeden uyuyamayacağıma karar verdim. Eyfelden Champs-Elysees 'e dek bu süslü şehirde adım adım yürüyerek sonunda güzel bir bara vardım. Pariste İngilizce konuşmamak için savaş veren şehirlilere inat, çok yardımcı olan garson sayesinde artık şarabım elimde, o kalabalık caddenin terkedilmiş saatlerini huzur içinde geçiriyorum.

Vakit kaybetmemek için saatimi 07:00 ye kurdum, fakat uyanıp camdan dışarı baktığımda hava gökyüzündeki yıldızları tek tek sayacak kadar karanlıktı. Sabah erken saatte işyerine varmak zorunda olan Parislileri düşünüp üzülerek 1 saat kadar bekledim. Fakat dayanamayıp 08:00 gibi dışarı çıktım. İlk durağımız muhteşem Paris manzarası ile Sacre-Coeur. Bu bazilika hem doğal beyazlığı hem de Paris in en yüksek noktası olma özelliğinden dolayı manzarası için görülmeye değer. Bu bazilikanın çiziminde bir Müslüman mühendisin bulunduğunu duymuştum. Gerçekten de doğu etkilerinin bulunduğu bir yapı bence. Ama ben ne yazık ki içini gezemeden, ve etrafında çok vakit geçiremeden hatta yeraltı treni kullanarak ikinci hedefim olan Opera binasına doğru yola çıkıyorum.

Ve her alışveriş tutkununun hayallerini süsleyen Galaries Lafayette. Birbirine bağlı 2 ve ayrı 1 olmak üzere toplam 3 binadan oluşan bu alışveriş merkezi tarihi çizgileri modern alışveriş kültürü ile birleştirmiş. Tam ortasında süslenmiş olan ağaç da şu ana kadar gördüğüm en zarif ağaç oldu. Ama yine vakit darlığı sebebi ile şöyle kısa bir turdan bir sonraki durağımıza geçiyoruz.

Louvre Müzesi'nin girişinde bulunan Arc de Triomphe du Carrousel i Eyfel ile birlikte olan bir fotoğrafını çektim. Birbirinden 5 er km lik uzaklıkta aynı cadde üzerinde bulunan Grand Arc, Arc de Triomphe ve Arc de Triomphe du Carrousel açık havada bu kapıdan bakıldığında iç içe görünebiliyorlar. Fakat ben sadece çektiğim kamera görüntülerinde bu manzaranın birazına sahip olabildim. Yinede bu kapıdan baktığımda karşımda Arc de Triomphe solumda Eyfel kulesi arkamda ise bir arada görmeyi hayal bile edemeyeceğim kadar çok eseri barındıran Louvre Müzesi'nin olduğunu bilmek beni fazlası ile heyecanlandırdı.

Yüzyıllar önce özenle sunulmuş emeğin ta karşısında olmak, bu denli gerçek olmak muhteşem birşey. Dünya sanat tarihinin çok önemli eserlerini bir arada bulunduran bu büyük müze gerçekten de görülmesi gereken bir yer. İçindeki eserleri, eserlere yakışır ihtişamlı binası, eserlerin gruplara göre ayrılışındaki düzen ve kolaylık ile sunumlarındaki özen burayı özel kılan en önemli nedenlerden. Ama yine vakit kısıtlı olduğu için sadece seçtiğim 3 eser ve bu 3 eseri bulabilmek için dolaşırken görebildiklerimle yetinmek zorunda kaldım. Ve Louvre ile ileride sadece buraya saatler değil günler ayırmak üzere vedalaştım.

Bir sonraki durağım Eyfel'e çıkış. Ayazda 1 saat kadar sıra bekledikten sonra çok üşüdüğüm için asansör ile çıkılan 3. kattan vazgeçip yürüyerek çıkılan 1. kat için küçük sıraya girip biletimi aldım. Fakat ben ünlü yazar Maupassant in aksine Eyfelde olmaktan hiç hoşlanmadım. Maupassant Eyfel kulesini hiç sevmediğini söylemesine rağmen öğle yemelerini hep kuledeki restaurantta yiyordu. Bunun açıklamasını da ''Kulenin gözükmediği tek yer orası'' olarak yapıyordu. Fakat ben Maupassant aksine bu kulede olmayı hiç sevmedim. Çünkü bence birçok kişinin demir yığını tarifinin aksine bu zarif kuleyi göremeyeceğim bir yerde olma hissi beni boğdu. Çünkü Paris sokaklarında dolaşırken sokak aralarında gökyüzüne bakıp bu kuleyi aramak ve uzakta olsa bile bulup görmek bence şehrin tamamlayıcı bir unsuru.
Sırada 1239 yılında IX. Louis'in İsa'nın Dikenli tacını çıplak ayakla taşıdığı Notre Dame Kilisesi var. Bunca törene ve ayine neredeyse bin yıldır şahitlik ettiği bu yapıda insanın tüylerinin diken diken olmaması içten değil. Dinsel ibadetlerini yapmak için bu denli görkemli bir yapıda bulunan insanlara imrenerek baktım, ve kendim için de bu tarz bir dilekte bulundum.

Paris hakkında okuduğum notlardan biri beni çok şaşırtmıştı. Napoyonun yeğeni olan Houssman şehre vali olduktan sonra cumhuriyetçilerin Napolyona karşı Paris'in dar sokaklarında kurdukları barikatlar ve yaptıkları eylemlere engel olmak için 20 yıl içerisinde şehri yıkıp yeniden ve Nepolyon dönemindeki ihtişamı yansıtacak şekilde inşa etmiş. Bu geniş caddeler üzerindeki ihtişamlı binalarda bir günbatımı izlerken ve birazdan şehre veda edecekken, bu şehrin ne denli bir devri yansıttığını bir kez daha düşünüp tarihin eski sayfalarında dolanıp duruyorum.

Paris; Büyülü şehir... Sen okuduklarımdan, düşlediklerimden, dinlediklerimden daha güzelmişsin!

Ve sen Paris; sana veda etmeden az önce oturduğum bir cafede yediğim Creme Brulee gibi tadın damağımda kaldı!

(Yıllarca hayalini kurduğum bu büyülü şehre geçtiğimiz christmas arefesinde kavuşmuş ve hemen ardından da bu yazıyı yazmıştım. Paris’den döndüğümden beri de Creme Brulee yapmak ve bu yazıyı yayınlamayı istiyordum. Nereye tatile gitmek istiyorsun sorusuna şu an bile bu sıcak havaya ve bir sürü insana inat Paris diyeceğim, Paris özlediğim, Paris yazmak, Paris okumak istediğim şu günlerde kalktım Creme Brule yaptım. Önceki hayatında Paris’de yaşadığına, belinde sımsıkı kuşağı olan mantosu ve elinde şemsiyesi ile çıktığı bir sonbahar öğleden sonrası gezintisinde, hep Eyfel’e karşı hep aynı espressoyu içtiğine, hep aynı croisant’i yediğine inanan bu kadının elinden çıkan Creme Brülee’de aynı Notre Dame meydanındaki kadar lezzetli oldu bence!)

Malzemeler;
4 adet yumurtanın sarısı
½ su bardağı şeker
1,5 paket krema
2 paket şekerli vanilya
4 tatlı kaşığı esmer şeker

Hazırlanışı,
1-Fırın ısısını 160 dereceye getirin.
2-Yumurta sarılarını iyice çırpın. Ardından şekeri ekleyip şeker eriyene kadar çırpın.
3-Krema ve vanilyayı da ekleyip en yüksek devirde 5 dakika kadar çırpın.
4-Isıya dayanıklı 4 adet fırın kabına Creme Brulee’yi paylaştırın.
5-Kapları fırın tepsisine koyu, tepsinin içine 1 su bardağı su ekleyin.
6-160 derecede 50 dakika pişirin.
7-Ardından oda sıcaklığında 1 saat, buzdolabında da 3 ssat olmak üzere toplam 4 saat bekletin.
8-Servis yapacağınız zaman her bir servise 1 tatlı kaşığı esmer şeker ekleyip fırının en üst rafında şekerleri karamelize etmek için yaktırın.
9-Ilıkken servis edin.
Devamı için tıklayın..