Facebook hayatımıza girdiğinden bu yana istediğimiz her şeyi bu ortamda sevdiklerimizle paylaşır hale gedik. Hergun en az 2-3 başlık paylaştığım facebookdan şikâyetçi olduğumu sanmayın sakın, her şeyin dozunun insanın kendi iradesinde olduğuna inanırım ben. Sınırsız arz vardır toplumda, sen dilediğini talep edersin, ihtiyacını alır geri kalanını bırakırsın/bırakabilmelisin. ‘’Eskiden doğum günlerinde bir telefon ederdik, şimdi facebook geldi, bir mesajla bitiriyoruz kutlamaları da, her şey tükendi’’ diyenleri de kusura bakmayın ama anlamam. Facebook olmadan önce doğum gününü kutladığım herkesin yine telefonla doğum gününü kutluyorum ben, gidebildiklerimin yanına gidiyor, götürebildiklerime hediyeler veriyorum, tüm bunlara ek olarak da ne rehberimde telefonu ve hafızamda sureti kalmış ilkokul arkadaşımı da facebookdan takip edip doğum günün kutlayabiliyorum mesela. Her şeye iyi tarafından bakmak, ihtiyacımız kadarını almak, gerisini de biraz hayatımızdan çıkarmayı becerebilmemiz gerekiyor, her şey dengede gizli. Benim rahatsız olduğum konu facebookda statüsünde düşüncelerini paylaşanlar. Kurulan gruplar sayesinde her gün haberler bölümümüze felsefi, edebi, dini bir sürü bilgi ve söz geliyor malum. Kimi zaman Balzac’dan bir söz okuyup düşünüyoruz, kimi zaman Mevlana’dan… Oldukça da bilgileniyoruz aslında, düşünüyor, öğreniyor ve ruhumuzu büyütüyoruz geliştiriyoruz. Ama bu alanlarda o anki ruh haline uyan her cümleyi statüsünde paylaşan insanları da anlayamıyorum maalesef. Bunları paylaşırken ne anlama geldiğini, sözün ağırlığını ya da her şeyi bırakın ne kadarını gerçekleştirebildiğimizi hiç düşünüyor muyuz?
Bir yerde okumuştum;
Düşündüğünüz,
söylemek istediğiniz,
söylediğinizi sandığınız,
söylediğiniz,
karşınızdakinin duymak istediği,
duyduğu,
anlamak istediği,
anladığını sandığı
ve anladığı
arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal var.
Mesela… En son ne zaman facebookda yazdığımız, paylaştığımız bir şeyin bu 9 ihtimalini düşündük biz? En son ne zaman özel birini çok kırdığımızı fark edip ondan özür diledik? İnsanları affetmenin onlardan alınacak en büyük intikam olduğunu düşünüyor muyuz gerçekten Victor Hugo’nun bu değerli sözünü palaşırken? Yoksa bunu paylaşır paylaşmaz bilgisayarı kapatıp kızdığımız kişiye intikam planları mı yapıyoruz?
Ya şarkılar? Tüm ömrünü kavuşamadığı sevgilisinin fotoğrafına bakarak geçiren bir aşk adamının güftesindeki sözcükler ne kadar geçerli bizim hayatlarımızda? Hiç aşık olduk mu düşünmeden? Hayatta ‘’herşeye rağmen’’ sevebiliyor muyuz birini örneğin? Tüm hataları, tüm anlaşmazlıkları hatta tüm vurdumduymazlıkları ona ait bir renk olarak görüp dokunabildik mi o renklere? Ya da ‘’seni seviyorum’’un anlamını gerçekten biliyor muyuz?
Niye paylaşıyorsunuz demiyorum yanlış anlamayın, sadece düşünün diyorum, olmak istediğimiz, özendiğimiz, hedeflediğimiz insana ne kadar yakınız? Ya da olmak istediğimiz insan olma yolunda ne yapıyoruz sahiden? Yok sadece beğendim, paylaştım diyorsanız amenna, diyecek lafım yok. Ama bir şey katmak istiyorsaniz kendinize bir durup düşünün.
Ben uzun zamandır hoşça vakit geçiremediğim birine, dün gece geçirdiğimiz güzel saatlere teşekkür etmek için bu güzel sağlıklı havuçlu muffinleri pişirdim. Güzelce paketledim, kurdeleledim, yarin sabah ofisine göndereceğim. Sonra da facebookdaki statüme onu ne kadar özlediğimi yazacağım. Arkadaşım bu kalorisi düşük sağlıklı muffin ile hem karnını hem de aynalarda ruhunu doyuracak.
Sahi siz bugün bir sevdiğiniz için gerçekten ne yaptınız?
Havuçlu Muffin
3 yumurta
1 büyük çay bardağı üzüm pekmezi
2 yemek kaşığı esmer şeker
½ su bardağı zeytin yağ
3 yemek kaşığı yoğurt
2-5 su bardağı kepekli un
1 paket kabartma tozu
2 su bardağı rendelenmiş havuç
1 tatlı kaşığı tarçın
1 çay bardağı iri kırılmış ceviz.
Hazırlanışı
1-Fırının ısısını 180 dereceye getirin.
2-Şeker, pekmez ve yumurtayı iyice çırpın.
3-Yağ ve yoğurdu da ekleyerek çırpmaya devam edin
4-Tam buğday unu, kabarma tozu ve tarçını birlikte ekleyip karıştırın
5-Karışıma ceviz ve havucu ekleyerek karıştırın.
6-Muffin kalıbında 20-22 dakika dakika pişirin.
Öykünün devamını okumak için tıklayın
02 09 2010
01 09 2010
Hoşgeldin Eylül

Eylül tam da Eylül gibi geldi bugün. Gece mışıl mışıl uyurken eşim uyandırdığında fırtına o kadar şiddetliydi ki her zaman yaptığım gibi elimde battaniyem ile salona gelemedim bu sefer. Acele ile balkondaki sehpa ve koltukları çektik geri, en önde olan fesleğenleri yağmurdan, rüzgârı sevmeyen camgüzellerini de yağmurdan korumak için bir köşeye çektik. Evdeki camları birer birer kapadık ve güzelce bir müzikle sonbahar tatili hayalleri ile içtik keyif sigaralarımızı. İşte dedim içimden, Eylül tam da Eylüle yakışır bir şekilde geldi…
Eylül bir sürü şeydir aslında; okullar Eylülde açılır mesela. Defter kitaplar, okul çantaları ve o gördükçe üçer beşer almak istediğim renkli su mataraları eylülde çıkar pazarlara. Yazlıklardan Eylülde dönülür örneğin. Dönüşe birkaç hafta kala azar azar gittikçe götürülür fazlalıklar kışlık eve, en son da kesin dönüş sabahı yazlık kapısı güzelce kilitlenir ve koca bir kalabalığa, büyük şehre doğru yolculuk başlar. Sonra incir ile çekirdeksiz üzüm Eylülde çıkar raflara, yazın tüm enerjisini, güneşin en sarısını içinde biriktirerek olgunlaşırlar, tüm yazı bir lokmada tattırırlar sanki bize.
Eylüldür bize çook sıcak geçmiş bir yazdan sonra ilk kez tarhana çorbası pişirme isteği uyandıran, dolaplara kalkan ve sıcaklığı ile yumuşaklığını bize özleten battaniyelerimize kavuşturan. Lahana çıksa da acılı kapuska yemeğine ekmek bansak dedirten, Sezen Aksu dinleten, yazı yazdıran, şiir okutan.
İşte tüm bu duygularla yaşıyorum Eylülün bu ilk ve çok güzel gününü. Dün anlattığım berjerimde, hemen yanında duran üst tarafını mini bir kitaplığa çevirdiğim şaraplığıma yudumladığım kahvemi koyarak, tatil planları yaparak ve üşümenin o çok özlediğimiz tadını çıkararak.… Balkonumdaki demirlere çarpıp sıçrayan yağmur damlalarının fotoğrafını çekiyor, azıcık ıslanıp içeri giriyorum. İyiki geldin Eylül, bu sene kendini çok özlettin, hemen gitme olur mu? Hemen teslim etme kendini pastırma yazına.. birkaç gün serinlet mutlu et bizi!
Öykünün devamını okumak için tıklayın
Öyküleyen Papatya Tarih: Çarşamba, Eylül 01, 2010 2 kişi öykümü paylaşmış
31 08 2010
Karar
Kararsız kaldığım, karar veremediğim ya da vermek istemediğim zamanlarım vardır elbet, ama genel olarak çok da ince eleyip sık dokuyan insanlardan olmadım hiç. Hatta çoğunlukla acele ile karar verip aldığım, bu yüzden çok da fazla kullanamadan yenisini satın aldığım eşyalarım çokçadır evde. Fakat 5 yılı aşkın bir süredir devam eden evliliğimizde L koltuğumun yanına almak istediğim berjerime bir türlü karar veremedim. İlk zamanlar vitrinlerdeki modellere bakındım uzunca. Bir dönem şu an annemin yazlık evinin deposunda olan hani çocukluğumuzdaki oymalı mobilya takımının teklisini alıp yeniden yatırmayı düşündüm, hani mobilyası ve oyma yerleri eskitme beyaz, döşemesi de kadife çingene pembesi olanlardan. Yok, durdum ondan da vazgeçtim. Sıfırdan bir berjer çizip mobilyacıya yaptırmaya karar verdim, hatta fiyat dahi aldım ama ne olduysa ona da karar vermedim.
Gel zaman git zaman geçen akşam eşimin ailesinde iftardayken aklımıza onların kullanmadığı ve çok eski olan bir berjer koltuk geldi aklımıza. Aslında berjerimizin bir öyküsünün olmasını çok istiyorduk biz, çocukluğumuzu ya da başka birilerinin mutlu anlarını taşıyan bir koltuk. Sorduğumuzda evin deposunda olduğunu söylediler. Bir anda ve bunca hikâyeden sonra ne olduysa anında gidip berjere baktık, çok da beğendik ve arabamıza yükleyip eve getiriverdik! O an dedim ki kendi kendime aslında karar vermek çok da zor bir iş değil, doğru zaman ve doğru şey karşına çıktığı zaman senin bir şey yapmana gerek kalmıyor zaten, karar dediğin şey o an kendi kendine oluşuveriyor. Bir arkadaşım söylemişti bana ‘’sonuç düşünmeyi bıraktığın noktadır’’ diye. Hatta ofiste masamın karşısına bu sözü yazım aylarca her sabah görmüştüm ve düşünmüştüm. Aynen bu şekilde ben de berjer ile ilgili düşüncelerimi bıraktığım an sonuca, bu güzel berjere kavuşmuş oldum.
Gece çok geç saat olmasına rağmen hemen berjeri evimize çıkardık, hayal ettiğimiz yere koyduk. Yanına da ayaklı abajurumuzu… Ertesi sabah yazın bu son günlerinde sürpriz bir sonbahar sabahına uyandık. Herkes bilir ki benim sonbaharı ne kadar çok sevdiğimi, yaz mevsimini sevmediğim için bu sıcak günlerle ne kadar zor mücadele ettiğimi, bu yüzden bu sürpriz bana pekiyi geldi. Sabah çayımı evimizin yeni misafiri büyük berjerimizde serin balkonumda rüzgârla dans eden sardunyalarımın manzarasında içtim, uzun uzun gazete okudum. Çok yakın zamanda kadife Çingene pembesi döşeme ile kaplanacak berjerimin mavi döşemesine uzun uzun baktım, birlikte çok yaklaşan kış aylarının karanlık günlerinde dışarısı buz gibiyken sıcacık evimizde kurabiye pişirip kahve içeceğimiz günlerin hayalini kurdum. Üzerinde sizlerimi kıvırıp saatlerce kitap okuyacağım, sonra da geniş kulaklarına başımı yaslayıp gözlerimi dinlendireceğim günlerin çok yakında olduğunu hissettim.
Resmi tatil sebebi ile tatil olan hafta içi günümüz de evde bol bol televizyon miskinlik ve atıştırma ile geçiverdi. Fotoğraftaki sodalı böreğimiz de akşamüzeri çayımıza eşlik eden lezzetlerimizden biriydi.
Sodalı Börek
Malzemeler
3 adet yufka
1 şişe soda
1 çay bardağı zeytinyağ
1 adet yumurta
200 gr. Beyaz peynir
Çörekotu
Hazırlanışı
1-Yumurta, soda ve zeytinyağını bir kapta iyice çırpın ve börek harcını oluşturun.
2-Küçük bir borcama 1 adet yufka döşeyip börek harcından dökün.
3-İkinci kat yufkayı döşeyip kenarlarını da içine kapatın ve üzerine peyniri ufalayın
4-Üzerine börek harcından dökün
4-En son yufkayı da ekleyip tüm kenarları içine kapattıktan sonra böreği 3-5 yerinden bıçak ile delin ve kalan tüm börek harcını yedirin ve en üste çörekotu serpin.
5-Buzdolabından 1 saat dinlendirin.
6-180 derece fırında üzeri kızarana kadar yaklaşıl 40-45 dakika pişirin.
Öykünün devamını okumak için tıklayın
Öyküleyen Papatya Tarih: Salı, Ağustos 31, 2010 3 kişi öykümü paylaşmış

