15.12.2008

Kalbim Ege'de kaldı...

Tatiller güzel geçtikce Pazartesi Sendromu daha ağır oluyor sanırım, ne kadar mutluluk o kadar başedilmesi güç durumlar yaratıyor ne tuhaf ki..

Çocukların sokakta oynarken araba geçecek mi diye tedirgin olmadıkları, anne babaların da gece 23:00 de çocuklarım nerede diye tedirgin olmadıkları, görür görmez de bir karış toprak alıp üzerinde yaşlanmak istediğimiz bir hayal şehrinde Bozcaada’da sıkça şarap, bolca balık azca endişe ile pembe günler geçirdik. Ve kürçünün tilki dükkanına dönmesi misali döndük evimize, sokağımıza. Döndüğümde çokça mutsuz olacağımı bildiğim için gitmeden evde ağacımızı kurduk geldiğimize motive unsuru olsun diye, yetti mi bilinmez. Ne çok hikaye var Bozcaada’da... Kimisi gelir gelmez yerleşmiş herşeyini bırakıp, yerleşeli 30 koca yıl olmuş da özlememiş ayrıldığı toprakları, kimisi hemen bir bağ evi satın alıp yılın yarı zamanını burada geçirir olmuş. Kimi cafe açmış iletiyor kimisi zeytinyağı yapıyor ama hayal mi bu insanlar? Bizim 10 koca günlük tatilin 5 gününe sığdırmak için göbeğimizi çatlattığımız Bozcada’ya insanlar hayatlarının geri kalanını hediye edivermişler, diyorum ya hep bende yaşadığım yerleri bırakacak cesaret ne gezer diye. Olsaydı bugün çok başka yerlerde olurdum muhakkak. (Kesin Paris’de :) ) İlk önce yazlığımızdaki gün batımına hasretle ve özlemle el sallayıp ardından İstanbul gişelerinden bu havası gri ve kirli şehre adım atar atmaz her tatil dönüşünde olduğu gibi korkuverdim. Büyüklüğünden, kalabalığından, dağınıklığından hem de beş dakika sonra alışacağımı bile bile. Anadolu'nun herhangi bir kasabasında domates yetiştirmenin bile bugun yediğimiz kadar ekmeği var bilsem de bu kalabalığa beni ne bağlıyor yine düşündüm.


Devamı için tıklayın..

6.12.2008

Bir Hayalden Diğerine

Eğer herşey yolunda gitseydi şu saatlerde Nürnberg havaalaına nmiş ya da inmek üzere olacaktık.Muhtemelen sabah hava aydınlanmadan havaalanına doğru yola çıktığımız için yol boyunca elimde tuttuğum çayın sıcaklığı bileklerimden yukarıya doğru beni ısıttıkça eşimin gözlerine bakmış ve hayallere dalmıştım. Çok sevdiğim havaalanı insanları gözlemlemek icin uçaktan çok vakit önce alana gelmiş kahve içmiş ve türlü hikayeler yazmıştık elinde bavulu ile koşturan birçok İstanbullu’ya. Sonra pasaporttan geçip elimizde hayatımızda belki daha önce hiçbir şekilde var olmamış bir numara ile hayat kazanmış kapıyı ararken kaç kez bakışıp gülmüş, içimize sığmayan içimizi birbirimize ellerimizle sığdırmaya çalışmıştık. Pek tabiki cam kenarında olan koltuğumuzdan hangi ülkenin hangi şehrinin üzerinde olduğumuzu konuşmuş uçak inerken de gürültünün içine gizlemiştik pır pır atan kalbimizin sesini.

Şu an diyorum, tam da şu an Nürnberg havaalanında ya valiz bekliyor ya da metro bekliyorduk şehre ulaşmak için. Ayaklarımız en son yere değdiğinde bize ait çok şeyi dünde bırakmışken, etrafımızda bilmediğimiz bir dili konuşan insanların arasında ilk şaşkınlıkla kendimize ait şeyler aramış, bulamayınca ellerimizi tutmuştuk sımsıkı. Büyük şehirlerden daha sıcaktır ya kasabalar, küçük şehirler, Nümberg de sokaklarında kurulmuş noel pazarları ile, kocaman panayırları ile atkılarının arkasında ısınmaya çalışan insanlara yaşam hevesi olmuştur şimdi.


Devamı için tıklayın..

23.11.2008

Eski Dost

Annemde kaldığım gecelerin birinde eski eşyalarımı karıştırırken buldum mektubunu. Sarı küçük bir zarfın içine ayrı ayrı katanmış 3 tane sarı kağıt, 3 ayrı mektup. Üzerlerinde sarı lekeler oluşmuş zarfa postane 11.06.1998 tarihini ve 490 LİRA diye mührünü vurmuş, demekki 10 yıldan da uzun olmuş... Halbuki görünce farkettim ki dün gibi aklımda mektubu aldığım okuduğum an. Elinden kalemi ve kağıdı düşmeyen arkadaşımın 3 aydır yazmadığı şiirlerine bir müjde gelmiş mektupla diyor ki ‘’yeniden yazmaya başladım’’. Elime aldığım an diyorum ki hiç ara verme sen ne olur, hafta 7 gun sen 6 gun yaz kağıtlara ,duvarlara, ellerine... Ben hepsini temize geçirir saklarım senin için seve seve...

Zaman olarak üniversite 2. sınıftayım ama dostlugumuz bir 10 sene daha gerilere 90-92 senesine kadar gidiyor onunla. Bütün gençler için o kadar tehlikeli ki o yaşlar, evdekiler, okuldakiler kimse sizi anlamaz ya o yaşlarda beni de bir tek o anlıyor sanki. Ben ağlıyorum dinliyor beni, üstelik yarın kimseye anlatmayacak biliyom. Yazıyorum, postalıyorum alıp okuyor cevap yazıyor bana hem de her satırını anlayıp sindirdikten sonra. Bazen birbirimizde kalıp sabahlara kadar sigara ve içki içip kız sohbetleri yapıyoruz ama çoğunlukla yanyana okuyor yazıyor ve yine okuyoruz. Her sayfasına bir şiir bir de resim yapıştırdığımız bordo kaplı şiir defterlerimiz var defterler 93 senesinin ajandası üstelik.


Devamı için tıklayın..

16.11.2008

Issız Adam

Yine kafamızda birsürü soru işaretleri ile kendimizi sorgulattırdı Çağan Irmak bize. Bu sefer kendimiz olmadığımızda yaratamadığımız, ama yaşadığımız zaman da kendimizi kaybettğimiz aşkı anlattı bize usul usul. Herkes kendi olduğunda ne kadar aşkı yaşadığını, ya da kendi uğruna nasil da aşkı yaraladığını düşündü filmden sonra. Kızlar kıpkırmızı gözlerinde yaşlar ile çıktı sinemanın çıkış basamaklarını, erkekler ise dalgın bakışlar ile, ama yine de aşkları ile elele.

Çağan Irmak ile tanışmam çok eskilere Şaşıfelek Çıkmazı’na kadar gidiyor. Üniversiteye hazırlık kursuna hafta içi devam ettiğim yıllarda Cuma akşamı Süper Baba’dan hemen sonra Fikret Kuşkan ile Derya Alabora’nın içimi ısıttığı bir diziydi. Sonrasında yine televizyonda rastgele karşılaştığım yüzüme uzun süren o tebessümlerden bırakan Günaydın İstanbul Kardeş. Tıplı Kızarımş Yeşil Domatesler gibi TV de kaç kere izledim sayısını bile hatırlamıyorum. Bunların DVD’ler olsa ya...


Ardından tabiki herkesle beraber Asmalı Konak geldi televizyonlara. Seymen ile Bahar’ın tutkusuna nasil da kaptırdık kendimizi kızsak da barışsınlar istedik hep. Mustafa Hakkında Herşey ise Fikret Kuşkan ile Nejat İşler’in bana göre en iyi performanslarından biriydi.


Devamı için tıklayın..

10.11.2008

Benim Dünyam

Sınırlarını çok keskin bir şekilde çizdiğim dünyam, bu dünyamın da şartları vardır elbet herkes gibi. Ne yaşarsam yaşayım, mesela günüm ne kadar kötü geçerse geçsin arşivimden bir şarkı canlandırıverir beni. Kendimce nerelere gider gelir rahatlarım o şarkıyla. Bazen canım insan ister kalabalık alışveriş merkezleri, bazense o vazgeçemediğim denizim. Bazen de kapağındaki yazı fontundan içindeki edebiyata kadar bana ait olan bir kitap. Rengi bana ait mutfağım, mutfağımda bana ait tart kalıbım, kalıbımın dinlendiren gri rengine bile bakıp dinlenebilir rahatlayabilirim yeter ki bana ait olsun.

Mesela çalışırken bile çok sıkıldım, sinirlendim ya da bunaldım diyelim, bazen Goran Bregoviç, bazen Morrissey dinlerim ruh halime gore. La vie en rose’u bazen de o ruhumun yarısından çalıverilen Edith Piaf dan bazen daha uzaklardan Louis Amstrong’dan. Üç dakika beş dakika kendimle başbaşa kaldığımda bütüm gücümü toparlayabilirim hayata karşı. Sabah bile kalktığımda yüzümü yıkamaya giderken önce radyoyu açarım. Şansıma çıkan Joy şarkısında akşamdan doldurduğum su ısıtıcımın düğmesine basarken dalar giderim kendime, dünyama. Çayım öyle sıradan bir kavanozda duramaz benim, bir yanıyla beni anlatması gerekir.


Devamı için tıklayın..

3.11.2008

İnat

Bütün hafta Cuma gelsin diye bekledikten sonra Cumartesi ve Pazar nasıl bu kadar çabuk geçiyor nasil Pazar akşamı oluyor hiç anlamıyorum. Hele bu hafta ekstra hızlı geçti sanki zaman. Yine Pazar gecesi, yine ertesi gün iş var. Tamam işimi seviyorum çalışmayı seviyorum ama evime de doyamıyorum ki! İnanın bazı sabahlar sabahın taa köründe evden çıkarken derli toplu mis kokulu evime çıkmadan son kez şöyle bir bakıp iç geçiriyorum evde kalsam neler yapardım diye.. Birçok yazımda yazmışımdır tam 11 yıldır aralıksız çalışıyorum. Hele 5 yıllık okulla beraber yürüyen kısmı varki ne siz sorun ne ben anlatayım. Hani bazı insanlar istifa ederler durup dururken, ya da bazıları herhangi bir sebepten işten çıkarılırlar, böylece yeni iş arayıp bulana kadar üç hafta beş hatfa iki ay dört ay falan evde kalmışlıkları vardır. Ben en son işimden istifa ettiğimde günlerde Çarşamba, yeni işime başladığımda da günlerden hemen o çarşambadan sonraki perşembeydi! Artık İstanbul’da hangi semtte hangi Pazar kuruluyor onu bile unuttum inanın. Eskiden çarşambaları Yeşilköy pazarına giderdim hala kurulu mu o Pazar?

Hal böyle olunca evde kaldığım zamanlar bana altın niteliğinde sanki. Arkadaşlar abartmıyorum bazen bir Cumartesi öğleden sonrası salonumda oturup halılarımı DVD’lerimi falan seyretmek istiyorum. Vitrinimde yaşı benden büyük sütlükleri indirip özenle yıkamak yerine koymak, ne bileyim masa örtülerinin bulunduğu çekmeceyi çatal bıçakların bulunduğu çekmece ile değiştirmek, balkonda oturup kahve içmek istiyorum.


Devamı için tıklayın..

Arkadaşlık

Sevgili Nihan bizlere ödülünü verirken ondaki önemimizi o kadar ince bir şekilde anlatmış ki, karşılığında düşünmeden edemiyor insan. Hayatta yanımızda olan, yanımızda olduğunu iddia eden ve yanımızda olamadan sevgisi hissettiren insanlar arasındaki farkı o kadar güzel ortaya koyuyor ki

Benim bu güne kadar ki hayatım dostluk ve sevgi açısından değerlendirildiğinde hep ‘’demekki beni gerçekten sevmiyormuş’’ cümlesi ile biten, kimisi iki aylık kimisi otuz yıllık ilişkilerden oluştu hep. Bazen sevdim sevilmedim, bazen sevdiğimi anlatamadım, bazen de vermeyi kesince ilişkilerimin nelerden oluştuğunu öğrendim. Geçen gün kahva falıma bakan bir abla bana ‘‘insanlar senin hakkında Zeynep ne kadar sabırlı ve verici bir insandı, artık çok değişti’’ diye konuşuyorlar dedi.

Susmuyorum artık, susamıyorum. Sustukça içim atıp kendimi kırdığım yılların intikamını almak istercesine içimdekileri bir bir bağırıyorum herkesin suratına.


Devamı için tıklayın..

30.10.2008

Ugosti

Eşimin ailesinin geldiği topraklarda yeni gelinin evlendiği zaman evliliğe alışma sürecinde annesinden ayrı geçirdiği zamanları uzatmamak ve gelinin annesinden manevi destek alması için, evlilik geliştiği zaman da gelin annesiyle ara ara özel zamanlarını paylaşsın diye geliştirikleri bir adet var.Adı Ugosti... Yani evliyken ihtiyaç duyduğunuzda çantanızı alıp annenizde birkaçgün geçirmeye gidebiiyorsunuz. Giderken de ‘’Ben Ugostideyim şekerim’’ diye not bıraktığınızda da iş legaleşmiş oluyor. Hoş bu devirde bizim şartlarımızdaki hiçbir kadının annesine giderken legalleştirilmesi gereken bir süreç yok tabi, ama eskiler ince düşünmüş, günümüze kadar da getirip bize hediye etmişler biz de uydular olduk.

Eskide eşim iş nedeni ile çok sık seyahat ederdi. Hal böyle olunca benim Ugostilerim de ayda birkaç kez şeklinde zorunluluklr kazanmıştı. Fakat son 1 yıldır seyahatler kalkınca Ugostilerde unutudu gitti. Bugun işten çıkıp anneme kahve içmeye gelmiştim ki eşim telefon açıp beni birden Ugostiye gönderiverdi. Normalde planından programından şaşınca uykuları kaçan ben birden herşeyi bırakıp kendimi annemin şımarık kollarına atıverdim.


Her kız gibi annemi özlüyorum ben de... Annemi, yemeklerini, evinin kokusunu, evnde uyuduğum zamanki karşılıksız güveni... Kısa bir süre de olsa bütün sorumlulukların oluşturduğu o dar gömleği üzerimden çıkarıp atmayı, kendimi annemin koynuna bırakmanın tarifsiz huzurunu...


Devamı için tıklayın..

26.10.2008

Üzgünüz

Cuma gününden beri Blogger’a erişim sağlanamıyor. Ağzına geleni ya da aklına eseni fikir sanıp heryere yazan dengesizler, ve onları durdurmak adına sapla samanı birbirine karıştırıp kısıtlayarak bizi onlardan yana duymaz görmez ve anlamaz hale etirebileceğini sanan ‘’boşluklar’’ yüzünden kapatıldık. Oysa o dengesizler internetten çok evimizde, otobüsümünzde, gözümüzün taa önündeler de kimse bilmiyor. Ben cumadan beri kendimi kalabalıklar arasında yanlarında yalnız hissetmediğim birsürü insanı o kalabalıkta kaybetmişim gibi hissediyorum. Arkadaşlarımın paylaşacaklarını özlediğim gibi kendimi paylaşmak için beyaz boş bir odadayım sanki.

Blogumun blogger dan yayın yapan yerlerini değiştirip güncellemek için bütü hafta sonu uğraştım. Üzgün ve sinirliyim. Blogger in bir an önce açılmasını ‘’dilemekten’’ başka da birşey yapamıyorum.


Devamı için tıklayın..

19.10.2008

Biz çocukken

Çocuğum yok, çocuklu bir kuzenim yok, çocuklu bir arkadaşım yok. Bir çocukla rastadığım herhangi bir yerde en faz on dakika agucuk bugucuk yapmaktan başka da diyaloğum da yok. Bunlarla beraber bir çocukla sosyal bir ortama gitmişliğim, onunla onun dünyası ile gezmişliğim eğlenmişliğim de yok. Ama her ne olursa olsun annelerin bu rahatlığı ile çocukların artan şımarıklıklarının birleşip de etrafa kabus olarak yayılmasını anlayamıyorum anlayamayacağım.

Dün annemle İstinye Park’da arabamıza inmek için bir asansörden inmiş hemen yanındaki diğer asansörü çağırmış bekliyorduk. Hemen o sırada beklediğimiz yere ağlayan 1.5 ya da 2 yaşlarında olduğunu tahmin ettğim bir kız çocuğu, o çocuğun elinden süs olsun diye tutan bir anne ve çocuğun arabasını yine süs olsun diye tutan bir baba geldi. Çocuk hani eskilerin deyimi ile etinden et koparılmış gibi çığlık atıyordu. Belli ki ya acıkmış, ya Cumartesi günü kapalı bir havada alışveriş merkezine doluşan insanlardan sıkılmış ya da ne bileyim inattan falan şımarıklık olsun diye ağlıyor. Yüzüne de baktım gözyaşı ile kıpkırmızı olmuş bir şekilde ağlıyor belli ki gerçek bir ağlama. Annesi sanki bu drum çok normalmiş, ya da ona ve ailesine göre çok normalse bile sosyal bir ortamda diğer insanlara göre de kabul edilebilir bir yanı varmış gibi rahat öyle asansörün yanan lambalarına, sırada bekleyen kadınların botlarınn demirlerine falan bakıyor. Baba da tam bu aileyi tamamlayacak şekilde umarsızca cep telefonu ile oynuyor da oynuyor. Çocuk ebeveynleri onunla ilgilenmeyince daha br bağırıyor.


Devamı için tıklayın..

14.10.2008

İstanbul Keşfi

İstanbul’u özledim. Sabahları işe gitmek için boğuştuğum, ayakta kalabilmek için direndiğim ya da bu güzelim mirasa ihanet eden insanları gördükçe içimin acıdığı İstanbul’u değil. Her anı yaşarken o anı tamamlayan bir fon müziği olur ya aklımda dilimde, bu sefer Madeleine Peyrox ‘dan J'ai Deux Amours dinleyerek sanki Paris’i adım adım keşfedermişim gibi dolaşmak istedim bu büyülü şehri. Annem sevgilim ve ben, güzel bir Pazar kahvaltısından hemen sonra daha önce hiç vakit ayıramadığım Miniatürk’e gittik. Elimizdeki bileti her barkota okutup kısa tarihini dinledik o hep nefesimizi tutarak gezdiğimiz eserlerin minicik hallerine bakarak üstelik. Benim aklımda Gezi Pastaneis’ne gidip hazır fonda Paris varken kahve içip hayallere dalmak vardı ama yanımdaki bu iki deneyimli daha önce hiç gitmediğim Koç Müzesi’ne doğru beni yola çıkardılar ve böylece bu adı sadece gezi olan Pazar günü asla unutamayacağım bir deneyime dönüşüverdi.

Benim gibi nostalji çapkını biri için bu müze tam da biçilmiş kaftandı. Kocaman Rolls Royce arabaların önünde durup içinde pembe bir elbiysele sevgilimin omzuna yaslanıp boğaz turu yaptığımı düşündüğüm nostaljik hayalimi an orada saatlerce kurabilirdim. Hikayelerini bir melodi gibi kulağıma fısıldayan birsürü antikaya dokunup onları dinlemek o kadar keyifli bir duyguydu ki oradan en kısa sürede tam bir günümü ayırmaya söz vererek çıktık.

Bir sonraki durağımız Galata Kulesi’ydi. Seneler seneler evvel orasının nasil bir mahalle olduğunu düşünerek ve zamanın bize kattıklarını, değiştirdiklerini konuşarak bekledik asansör kuryuğunu. Asansörden inip son iki katı çıktığımız merdivenlerde karşılaşacağımız manzara için heyecanlanmaya başlamıştık bile. Kulenin etrafında dönerken, ve bu büyülü şehre en tepeden bakarken hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiverdi. Önemli, değerli, sıradan ya da acı veren bir sürü anımı hapsettiğim bu şehirde en tepeden, o anıların hepsini birden görüyordum sanki. Vizörümün bana yakınlaştırdığı her kare aslında bana o kadar uzaktı ki artık, bir zamanlar bana acı veren şeylerin artık benden ne kadar uzak olduğunu, zamanın nasıl da bir ‘’ilaç’’ olduğunu bir kez bir kez daha anlayarak baktım her tepeye. Ey İstanbul dedim, seni şu an koklayamayan herkes için kokluyorum, ve kanatlarımı gizli saklı tepelerin arasındaki huzura doğru salıveriyorum…

Bu kadar İstanbul bana yetmez dedim, biliyorum ki azıcık ileride Sahaflar kurmuşlar Taksim’in merkezine. Annem yanımda üstelik daha bir anlam kazanmaz mı her bir parça sahaf? Düştük tekrar yollara, tarihin tozlu sayfalarına. Annemin genç kızlık zamanlarından Ses dergileri beni o dergilerin okunduğu küçücük eve götürüverdi. Hiçbirşeyi zamana karşı koruyamıyoruz değil mi? Herşey o kadar büyük bir hızla değişiyor ki, biz de bu değişimde o kadar çok şeyi ellerimizden büşürüp kaybedebiliyoruz ki.

İnsanın dilediği renge boyayabildiği tek şeyi hayal degil mi? Tamam dedim ben metrekareye daha az insanın düştüğü, saygı kavramının hayatımızda olduğu, bu şehrin henüz ihanet etmediğimiz yıllarına dönmek istiyorum hayalimde. Bir fincan kahve filtre ettim mutfağımda, yanına da iki gün önce yaptığım granola sonra da gel keyfim geell..

Granola ile Café Fernando sayesinde tanıştım, tarif de onu bu çok şık tarifinin kendime göre uyarlanması sonucu ortaya çıktı.

Malzemeler

2 su bardağı yulaf ezmesi
1 su bardağı kepek
1 su bardağı kuru dut
1/2 su bardağı kırık ceviz
30 gram tereyağı, eritilmiş
1/2 su bardağı bal
1/3 su bardağı dağ kızılcığı şurubu

Yapılışı

1.Fırın ısınızı 150C’ye getirin ve fırın kabını yağlı kağıt ile kaplayın
2.Bütün malzemeleri derin bir kapda karıştırın ve fırın kabına dökün
3.150 derecede 30 dakika pişirin, fırından çıkarıp dilediğiniz şekilde kesin ve tekrar fırına verin.
4.15 dakika daha pişirip fırından alın. Oda sıcaklığına gelene kadar bekleyin.
Devamı için tıklayın..

5.10.2008

Mış gibi...

Birsürü serzeniş dinlediğim bir bayram daha geldi geçti benim için. Bayram olmasa göreceğimin olmadığı gibi göresimin de gelmediği birsürü ama birsürü insanı görüp onlarla ortak konu bulma yarışına dönüşüyor bayramlar benim için. Bir tek anneanneme gittiğimde karşılaştığım akrabağlarımdan hissettiğim aidiyet duygusu iyi geliyor bana. Bu kadar geçmişine bağlı, nostaljiyi ve eski anıları seven biri için bayramların bu kadar azaba dönüşmesi de ayrı bir ironi olsa gerek

Belki de biliyorum ki ne o bayram sabahları geri gelecek hayatıma, ne ağzıma attığım bir lokumun tadı eskisi ibi tatlı gelecek bana. Belki de bu kabul edilmişlik soğutuyor beni bayramlardan. İnanın devletin 9 gün tatil açıkladığını duyduğum anki ilk tepkim eşime ‘’biz 9 gun ne yapacağız’’ şeklinde olmuştu. İş hayatımda operasyon zamanlarında da bayramlarda hep çalışmak isteyen ben olmuşumdur zaten. Zira sonradan da bir kısmını çalışmak zorunda kaldığıma da hiç tepki bile vermedim mışıl mışıl da çalıştım. Sıkıntılı bir günümde bir telefon açıp da manevi destek bile isteyemeyeceğim bir büyüğün elini öpmek, suni, yapmacık ya da şu görev olsun diye yapılan birsürü şeye benziyor bence. Genellemiyorum, bir kahve içmek ya da sadece sarılmak için günlük koşuşturmacadan telefon bile açamadığımız insanları görmek için vakit ayırmayı demiyorum ben, gitmediğiniz zaman durumu ailevi bir meseleye dayandırabilecek kadar kötü niyetli, ya da ağzımızda tad bırakmayacak kadar huysuz akrabalardan bahsediyorum.


Devamı için tıklayın..

28.09.2008

Keyif Kekim

Geçen hafta sonu evde ‘’kış’’ beklerken keyfime diyecek yoktu. Önce Cumartesi akşama kadar evde yalnızlığıma uyuşukluk eklerken tek eksiğin Türkan Şoray’lı bir Türk Film’i olduğunu düşündüm. E kahve ile tarçınlı kek kokusunu filmden başka ne tamamlayabilir ki?

Pazar günü ise kahvaltı ve sporun ardından, yine başka bir Pazar sabahı Nişantaşı’nın bütün sokaklarında sevgilimle elele aradığımız ‘’küçük, şirin, sevimli ve sıcak cafe’’ yi 5 yıl sonra evimizin tam da dibinde bulmamızla günümüze öyle bir renk katıldı ki anlatamam. Önce cafenin hemen yanındaki kitapçıdan bolca film ve kitap satın aldık. Dedim ya size kış hazırlıkları yapıyorum diye, şimdi evimizde kışın ilk çeyreğine yetecek kitap ve film stoğu tamamlandı. Ardından cafemizde uzun bir gazete ve kitap keyfi ile yazın yazlıkta olmam sebebi ile fazlasıyla yaşayamadığım klasik Pazar keyfi ile resmen şımardım. Hatta o kadar şımardım ki bu haftasonunun adını ‘’uzun zamandır geçirmediğim kadar güzel bir haftasonu’’ koymayı da ihmal etmedim.

Gel gelelim bu kadar güzel dinlenmeden keyifden sonra hayatımda ilk kez yararlanacağım 9 gün tatil ilan edilmiş bayram haftasına varmak üzere ilk çalışma günümde masama düşen proje ile gece yarılarına, hafta sonlarına ve bayram tatillerine kadar çalışacağımı nereden bilebilirdim ki. Uzun lafın kısası bütün haftam ve cumartesim geç saatlere kadar çalışarak geçti. Bir de bu haftanın tam da ortasında aldığım üzücü bir vefat haberi ile çalışmaktan arta kalan duygularımda buruk ve endişeli geçti. Öyle ki nerdeyse mutsuz bir hafta geçirdim.


Devamı için tıklayın..

20.09.2008

Sonbahar

Ben Eylül’ü çok özlüyorum Kısa kollu bir pijama ile uyduğumuz bir Kasım akşamının sabahında hırka giyerek işe gittiğimiz gün kış gelmiş oluyor. Gri olmadan siyahta beyaza geçmek ne zor oysa... Oysa bugun günlerden cumartesi, dün akşam erkencecik uyuduğum için sabah sayılan bir saatte enerjik bir biçimde uyandım bugün. Eşim ofiste, bense evdeki işleri yoluna koyduktan sonra bile saat henüz öğle vakitleri. Erken kalkmak bu yüzden guzel işte, uzun bir kahvaltı, ardından orta şeker bir türk kahvesi, ortalık toplamaca yemek yapmaca bitti mi hala öğlen. Şimdi bu saatleri evde yaşarken ilkokul zamanı sabahçı olduğum zamanlarda bu vakitler eve geldiğimde annemi mutfakta bulduğum aklıma geldi.

Demekki o da bizi okula gönderip kahvaltısını yapıp belki komşu teyze ile orta şeker bir türk kahvesi içip yemeklerini bitimek üzereyken ben geliyordum. Büyüdükçe annemin yaptığı bazı şeyler daha manalı geliyor bana.

Ben sonbahar bekliyorum şu sıralar. Hani yaz sonu domatesler, reçeller yapılır ya kış hazırlığı diye, ben ruhuma kış hazırlığımı bugün evimde yaptım. Boğazlı merserizelerimi indirdim raftan, birleştirilmeyi bekleyen 1000 parçalık puzzlımı açtım salonumun tam da ortasına. Evde kahvem bitmişti, hafta içi starbucks a uğrayıp sert içimli kahvemi çektirdim makineme göre. Kahvem demlendikçe kokusu ile birlikte karışsın diye de tarçınlı bir kek attım fırına. Ayağımda sıcacık çoraplar, bir de joy fm açık yazı yazıyorum. Anlayacağınız üzere tek eksik olan sonbahar. Daha çok çağırsam daha erken gelir mi?

Meteoroloji bugun uyarı yaptı İstanbullular için, yarın hem hava sıcaklığı düşecek hem de çok şiddetli bir sağanak ziyaret edecekmiş biz romantikleri. Balkonumda yazdan kalma son sardunyalarımı kenara aldım sert poyraz boyunlarını bükmesin diye. Eşimi kandırabilirsem bir termos kahve ve sarı yağmurluklarımızla denize götürmek istiyorum onu. Kimbilir belki üşür üşür eve gelir sıcacık çorba içip bir Pazar öğleden sonrası uykusu uyuruz elele...

Eğer sonbahar gelirse yarın sırada kış var. Çağla çıkınca bahar, kiraz çıkınca yaz, incir olunca sonbahar geldi diyorum ya hep, bol soğanlı kıvırcık salataya eşlik eden nar gibi kızarmış palamut tabağıma düştü mü de kış gelecek hemen ardından.

Ben bahar bekleyedurayım, manavlarda hala yaz sebzeleri bir bir sıralanmış. Bu fırında kabak yemeği de son yaz yemeğim olsa keşke..

Malzemeler

2 adet kabak
1 litre su
1 tatlı kaşığı tuz
100 gr. beyaz peynir
1 demet dereotu
1 adet yumurta
4 yemek kaşığı zeytinyağ
50 gr kaşar peyniri rendesi

Hazırlanışı

1-Kabakları enlemesine 2 ye bölüp tuzlu suda 15 dakika haşlayın.
2-Suyu süzüp kabakları soğuk sudan geçirin ve içlerini sandal gibi oyun
3-Frının ısısını 180 dereceye getirin
4-Derin bir kapta beyaz peynir, dereotu ve yumurtayı karıştırıp kabakların içine doldurun.
5-Üzerinleri kaşar peyniri rendesi ile birer kaşık zeytinyağ gezdirip fırın tepsisine dizin.
16-80 derece ısıtılmış fırında 15 dakika pişirin.
Devamı için tıklayın..

12.09.2008

Ruhum

Ben bugün Barış Manço’yu özledim. Barış Manço’nun eşsiz müziklerinden oluşan yeni bir albüm yapma ihtimalini özledim., ya da onun yeni bir ülkede yepyeni maceralarını izlemeyi... Bir gün, bir gün gerçekten elimizekileri kaybettikten sonra onların değerini anladıkça kaybetmeden kıymet bilmeyi öğrenebilecek miyim, miyiz?
Her güne yeni bir maceranın benden habersiz sığdırıldığı, ve istesem de istemesem de o maceraları yaşamaya diretildiğim 2 haftanın sonunda, hep bugünü bekleyerek zorla uyandığım sabahların bitip de kucakladığım bugünün akşamında, odamdayım.

Esintilerin hava hala ne kadar sıcak olsa da ‘’sonbahar koktuğu’’ iki pencerenin arasında, burnuma gelen demlenen kahve kokusu ile Barış Manço dinliyoyorum. Aidiyet duygumu kabartan o huzurlu sesi beni nasıl da dinlendiriyor...
Yaklaşık 100 kişinin İnsan Kaynakları Yöneticiliğini yaptığım şirketimde bugün insanlara ‘’şans’’ vermenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu bir kez bir kez bir kez daha tattım, öğrendim. Hani damla deniz için sadece bir damladır, oysa ki kendi için kendisi ne kadar da büyüktür. Kurallar, süreçler, herşeyin testlere ve ölçümlere dayandığı sistemler arasında, karar vermenin bile otomatize olduğu çağımızda, insiyatif bile bilgisayarlara, oranlara bağlandı. Ama herkesin bu kadar süreç içinde bir kanaat notu olmalı dedim, diyorum diyeceğim. Benim için verilen bir şans sadece bir şans iken kimieri için ‘’hayat’’ anlamına gelebiliyor oysa ki... Herkesin eleştirdiği birine sadece uzun uzun sarılmanın ona ne kadar iyi geleceğine inandığım için ‘’ben’’ im.

Tüm bunlar olup biterken de bir yandan, insanları hayatıma %0 yerine %100 krediyle alıp, tümüyle ‘’tüketime’’ terkettiğim bazı insanlar ise bir adımla kredilerinin hepsini tüketme yoluna gidiyorlar. Ben başkalarına bir şans verirken diğer taraftan da şansı alınan aday gibi kaliyorum çoğu zaman. Hayatın tuzunun biberinin hergün başka başka modelleştiği hayatımda da sonsuza kadar savunduğum savunacağım tek gerçeği sesim kısılırcasına, kaybetmeyi göze alırcasına haykırmaya devam etmek istiyorum: ‘’Açıksözlülük en büyük erdemdir’’

Özlemler, beklentiler, hayal kırıklıkları ve diğer duygular... Bir çosba misali karmakarışık olsalar da bugün ruhumda, ruhum şu an dinlenmede.. 2 koca gün onu şımartmamı bekliyor benden. Bu hafta sonu kendime ve mutfağıma biraz zaman ayırmak istiyorum. Hem ben bugün sigarayı bırakalı tam 2 sene olmuş ya az çok kendimi şımarttım zaten, sıra mutfağımda...

Bu sıcacık kurabiyeleri sıcacık bir arkadaşımım doğumgünü için yaptım. Bu sıralar şeker hamuru beni pek dinlendiriyor, eh sırada da birsürü doğumgünü var, bu aralar benden çok kurabiye modeli alacaksınız gibi görünüyor...

70-80 adet kurabiye için;

Malzemeler
500 gr. un
125 gr. pudra şekeri
300 gr. oda sıcaklığında tereyağ
1 adet yumurtanın beyazı
1 tutam tuz
1 paket kabartma tozu
1 çorba kaşığı kakao

Hazırlanışı

1-Tüm malzemeleri yoğurarak kurabiye hamurunu elde edin.
2-Hamuru dinlenmesi için streç filme sarıp buzdolabına kaldırın.
3- 15-20 dakika sonra hamuru dolaptan çıkarın.
4- Bu arada fırın ısısını 180 dereceye getirin.
5-Un serpilmiş bir tezgahta hamuru merdane ile 2 cm. kalınlığında açıp kalıpla kesin.
6-180 derece ısıtılmış fırında 18 dakika pişrin.
7-Soğuyunca şeker hamuru ile dilediğiniz gibi süsleyin.
Devamı için tıklayın..

8.09.2008

22


Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ’mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Can Yücel


Devamı için tıklayın..

31.08.2008

Denge

‘’Günlerce hatta haftalarca beklediğimiz ‘’yaz’’ın son günü bugun’’ diye başlayan kaçıncı yazım, kaçıncı düşüncem bu bilinmez. Ama yazın, en sevdiğim mevsimin, sonbaharın ilk gününe doğru aldığı bu ağır adımları izlemenin verdiği keyif bu sene bir başkaydı sanki. Hem bu sene ramazan dolayısı ile yaz erken de bitti ya, sanki yaz orda öylece duruyormuş da ben ara vermişim ve tekrar ona geri dönecekmişim gibi bitirdim bugun yazı.

Yazın bitişini simgelediği için en sevmediğim meyve ünvanını seneler önce alan incirler masamızın yanına teker teker döküldükçe ben daha bir alıştım sanki sonbahara. Bir de asmalardaki kara üzümlerin herbiri mevsime büründükçe tamam dedim işte yaz bugun bitti galiba. Uzun uzun yüzdüm, hatta kumların üzerinde yatıp bronzlaştım bile ama güneş erken batınca, bir de akşamüzeri serini tenimi üşütünce ben de sıcaklara göçen leylekler gibi topladım tasımı tarağımı döndüm evime...


Hala beni okuyan, ya da birşeyler yazdım mi diye beni ziyarete gelenler var mı bilmiyorum, ama ben bugün yine paylaşmak istiyor, yazmak ve hepinize ulaşıp içimi anlatmak istiyorum yeniden.


Devamı için tıklayın..

8.08.2008

Avare Gönlüm

Çok şey oluyor arada, ama bir türlü toparlayamıyorum anlatabilecek kadar. Yaz olunca böyleyim ben zaten hep, 4 gün burada 3 gün diğer yarımda. Böyle olunca günler haftalar nasil geçiyor anlamiyorum, bir bakıyorum Pazartesi bir bakıyorum hoop Cuma olmuş yine yazlıktayım. Uzun zamandır hiç almadığım kadar keyif aldığım geçtiğimiz hafta sonu yazlığı anlatacakken size, bu sabah bir kalktim ki ruhum gönüm avare. Saatlerce yüzdüğüm, balık tutup eğlendiğim, sokaklarında bol bol nefes aldığım yerden uzaklaşıp bir kuş misali 2 hafta evvelki tatilimize gitmişim, Alaçatı sokaklarını dolaşıyorum! Ruhumuzu da aynen bu fotoğraftaki gibi boyumuzu uzattığı kadar uzatan, esneten ve rahatlatan bu sokaklarda olduğumu, buz gibi bir Mojito ile serinleyip sevgilimin gülen gözlerine baktığım anlardayım sabahtan beri. Az evvel birdağıma kahve koyup içine su eklemeden masama gelmişim gerisini siz hesap edin...
Devamı için tıklayın..

2.07.2008

Beni bu sıcak havalar mahvetti...

Bu kabaklı börekden de sıkıldık dedğinizi duyar gibiyim. Ben de çok sıkıldım ama elimden birşey gelmiyor ki... Sıcaklı geldi geleli cacık ve karpuz ile beslenen bedenim birşey arzulamıyor ki mutağa gireyim. Sürekli bulantı, sürekli isteksizlik. Böyle olunca da ne özel şeyler pişirebiliyor ne de fotoğraflayabiliyorum. Yaşamak işin mutfağa giriyorum o kadar. Onda da en güzel menü yengemin çocukken çok sevdiğimiz için sürekli yaptığı kırmızı pilav (domatesli pilav), karpuz, beyaz peynir, yoğurt hadi bazen de patlıcan kabak fasülye..

Zaten yıllar geçtikçe huylarım da bir bir değişiyor sanki... 3 yıldır kullanmadığım dolabımın sebiline hiç soğuk su içemeyen ben bu yaz her akşam su eklerken buluyorum kendimi. Daha çok yüzerken, daha az içerken, daha az endişelenenir ve daha çok gülerken...Tamam yazlar daha sıcak geçiyor ama yaz gibi ben de geçiyorum sanki ne dersiniz? Doktorum sakın 30 undan sonra gelme bana doğurmak için diyor bana hiç takmayayım onu değil mi? Zaten geçen hafta eşimin ikiz doğuran kuzenini görmeye gittiğimizde onu gördüğüm ilk an ‘’biz buraya bebek gormeye gelmedik mi bu kız doğurmaış ki ayol’’ dedim. Allahtan kendi kendime demişim meğer ikizler doğmuş da kızın karnı öyle kalmış. Yok dedim saati saatine yediklerine dikkat eden, bir dilim çikolata yediği zaman 3 gün salata ile beslenen benim anne olmama daha çok var, henüz çıkamadığım bunalımlarıma bir de beden bunalımı ekleyemem..


Devamı için tıklayın..

21.05.2008

Tatil

Çok uzun zamandır ilk defa kendimizle başbaşa vakit geçirebildik.. Her hafta sonu ya eşimin ya benim çıkan ekstra iş programlarımız, anneleri ziyaret etme vakitleri, evde yapılması gereken işler gibi hafta tatillerimizi bölen unsurları bu sefer uzaklaştırmak için çok çaba sarfettik. Ve başardık!

İlk gün altı saat kadar ‘’gelinin en yakın arkadaşı’’ kıyafeti arayıp bulduktan sonra arkadaşlarımızla yediğmiz akşam yemeği ve keyifli espessonun ardından yorulmuş ama yüzümde huzurlu bir gülümseme ile kanepeye uzandığımda kendimi gerçekten arınmış hissediyordum. Sabahın erken saatlerini kalabalıklar ardında garip bir sakinlik bulduğum Eminönü’nde annemle türk kahvesi içerek geçirmemin de bu arınmaya etkisi olduğu apaçık ortada. Yine de altı saatten sonra kazanılan zafer de mutluluğuma mutluluk katmadı değil.

İkinci gün temiz bir uyku, sabah akşamdan kurulmuş ekmek makinesinin pişirdiği sıcacık ekmeğin maya kokusu ile uyanma, taze bir duşun ardından, demi çay, peynir, zeytin, domates ve ekmekle yaptığımız kahvaltıyı sahilde tamamladık. Tanrım anlatırken bile kendimi dinleniyor hissediyorum! Bu kadar yoğun çalışma temposuna deniz, aydınlık hava, insan ve spor ayakkabı aynı kareye girince insan altın bulmuş falan gibi çıldırırcasına seviniyor. Yürüsem mi, kahve mi içsem, yoksa bir banka uzanıp yanaklarımı pembeleştiren güneşe bende mi göz kırpsam diye düşünürken kendimizi bir telefonla Ulus Parkı’nın eşsiz manzarası ile başbaşa bulduk. Mmmm bu manzarada espresso hakikaten iyiymiş!

Derken yıllar önce gidip sessizliği ve limon ağaçlarının kokusu eşliğinde dinlendiğim ‘’Limonlu Bahçe’ye’’ bu sefer sahipleri ile birlikte gidip yemek yemek, zaten bana aitmiş gibi hissettiğim bu şirin ortamı daha da ‘’benden’’ gibi hissettirdi. Yemeğe eklenen Çanakkale’deki kiraz ağaçları, çok sevdiğim, burnumda tütecek kadar özlediğim birini andıran o huzurlu yüz, az sonra hamakta uyku ile son bulacakmış gibi ‘’anne’’ kokan bir sohbet, Tanrım tatil ne güzel birşey! Zaman geçiyor ama gün bitmiyor bu bir mucizemi derken bir bardak içki için mola. Gece oluyor gün bitiyor ama dostluk bitmiyor insan sevdiğinde. Eğer masanda ikram edecek bir bardak içkin varsa, sevdiklerin ve sohbeti sabahlara kadar sürsün istiyorsun.


Kocamla elele gecenin bir körü hanımeli kokan sokaktaki evimizde, birbirimizin omzundayız. Bu anlar sabaha kadar bitmesin istiyorum. Dalga sesi, bu kocaman adam ve içki hiç bitmesin hep yanyana olsun olur mu?


Tatil yazmakla biter mi, son gün benim günüm diyorum. Erken saatte denize tuzu kaar yakın bir menemen, tost, çay ve yine bu güzel adam... Azıcık yürüyüp bir bankta adamın kucağına uzanıyorum. Denizden geçen teknelerin sesi benimle ya kendimi ister Çeşme’de ister Cannes’da hissedemez miyim? Hayal benim değil mi?


Çok uzun zaman olmuş mutfağa girip kendimi kaybetmeyeli diyorum doğru alışverişe. Evde kalınan bir günü ‘’tatil’’ yapan tek şey börektir diyorum ve dolapta onlarla ilgilenmemi usul usul bekleyen kabakları bu enfes yaz böreğine dönüştürüyorum.Kabak kokuyor, yaz kokuyor bu börek!


Ardından bir uyku çekiyorum ki uyandığımda havanın hala aydılık olmasının verdiği tadı hiçbirşeye değişemem. Yemek yemiş, çay içmiş,üzerine akşamüstü uyku çekmişim ve uyandığımda hava hala aydınlık! İşte tatil!


Şimdiden 5 yıldır yapamadığımız yaz tatilimizin adını, tarihini ve sözünü netleştirdik bile! Yıllardır su gibi gerçekleşmesini beklediğim tatil için şimdiden gün saymaya başladım. Üç gün böyle geçerse on gün için ne kadar beklesem az!


Malzemeler;

3 adet yufka

3 adet kabak

1çay bardağı yoğurt

1 çay bardağı sıvıyağ

1 su bardağı zeytinyağ

4 adet yumurta

200 gr. Beyazpeynir

Yarım demet dereotu

Taze çekilmiş karabiber, tuz


Hazırlanışı;


1-Fırın ısınızı 180 dereceye getirip 23 cm.yuvarlak kalıbınızı yağlayın
2-Böreğin iç harcı için kabakları rendeleyip yoğurt, 2 adet yumurta, dereotu, beyazpeynir ve tuz ile iyice karıştırın.

3-İlk yufkayı kalıba serip ikinci yufkayı parça parça kopararak içine koyun.

4-Üzerine harcı ekleyin.

5-Üçüncü yufkayı serip taşan kısımları içine katlayın.

6-Süt, sıvıyağ ve 2 yumurtayı bir kapta çırpın.

7-Böreğin üzerine bir bıçak yardımı ile aralıklı delikler açın.

8-Harcı tamamen böreğe yedirip fırına verin ve üzeri kızarıncaya kadar pişirin.


Devamı için tıklayın..

16.05.2008

Kış

Bahçemizdeki gül ağacından anlıyorum bu sene baharın birtürlü gelmediğini. Geçen sene Hıdrellez için dileklerimi asabildiğim gül ağacı bu sene tohumlarını geçen hafta verdi yüzlerini ise bu sabah ilk kez görebildim. Hala işe giderken sabahları üşüyor öğlene doğru ancak ısınabiliyorum. Henüz çimleye yalınayak basamadım, yol kenarlarında da papatya göremedim ama mayıs ayının ortasına geldik diye hayretler ediyorum. Doğumgünümde okul kırıp İstanbul’da havuza girdiğim günleri düşününce de bu sene havalarda bir terslik olduğunu gün gün yaşıyorum.

Ama bu sene benim de gönlüm kışda kalmış olacak ki bu serin havalar takvime baktığım günler dışında beni huzursuz bile etmiyor. Herkes ‘’yaz gelmedi’’ diye hayıflanırken ben uzadıkça uzayan kışın doyamadığım keyfini çıkarmaya devam ediyorum. Hiçbir kış battaniye altında çay içip film izlemeye doyamadım ki zaten kedi gibi...Örneğin bizim evde bu mevsimde bulunmasına pek alışkın olmadığımız çorba hala bizimle birlikte. Mutfakta kurabiye yapmaya devam ediyorum etmesine de, kurabiyenin yanında içmek üzere kola almak için dolabı açtığımda tabaktaki klasik kiraz-erik-çilek üçlüsünü gördüğüm zaman bir tuhaf oluyorum.


2-3 haftadır bu siteye aynen sizin gibi ziyaretçi olarak girdim farkındayım. Son 3 posta ait yorumları bile henüz yazdım şimdi, az evvel.. Ama artık mutfakta elime fotoğraf makinesini yeniden almak, yazmak yazmak yazmak istiyorum. Yine kitabımı anlatmak, yemek dergilerinde de tarifler yayınlamak istiyorum. Bu kıştan kalma tarfile başlayabilir miyim?


Malzemeler

140 gr. oda ısısında tereyağ

1 adet yumurta
2 yemek kaşığı pudra şekeri
2 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1yemek kaşığı kakao

Hazırlanışı

Yumurtasının sarısı ile beyazını ayırın. Sarısını tereyağ ile yoğurun. Üzerine un, kabartma tozu , pudra şekeri ekleyip iyice yoğurun. Hamru iki eşit parçaya ayırım yarısına kakao ekleyin tekrar yoğurun. Ardından 2 hamuru da buzdolabına kaldırıp 30 dakika kadar dinlendirin. 30 dakika sonra fırın ısısını 175 dereceye gtirin. Her iki hamurdan da ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp ellerinizle yuvarlayp yağlanmış fırın tepsizine dizin. Fırında 20 dakika pişirin.

Devamı için tıklayın..

12.05.2008

Oysa...


Herkes gibi benim de kaçıp gitmek istediğim zamanlar var hayatımdan, sorumluluklarımdan en çok da kendimden...Çaresi olmadığı yatıştırıcı, hafifletici alternatif tedavisi de olmayan mutluluk hastalığım ile tarfsiz mutsuzluklara sürüklediğim hayatımdan kaçıp gidesim... Mutluluğu, ait olduğu insanların mutlu olması zanneden zavallı ruhumun kaçıncı direnişi bu başı belli sonu belli oyunlara bilmiyorum.Yağmur yağdığı zaman damlalardan korunmak için açtığım şemsiye gibi, soğuktan korunmak için taktığım atkı gibi ruhuma da dur demek korumaya almak istiyorum ama öremediğim duvarlarım siper olamıyor başkalarının acılarına...


Bugün, anneler gününü sabahtan akşmaa kadar birlikte geçirdiğimiz bahçedeki o güçlü kadının yanında olmak, kendimi yenileyip korumayı öğrenene kadar da hayatın bana getireceklerine dur diyebilen annemin yanında hatta karnının içinde minik bir bebek olmak istiyorum. Ama yarın gitmek zorunda olduğum bir işim hatta mutluymuş gibi görünüp kutlamak zorunda olduğum bir doğum günüm var. Hayat eğer yüzyüze bakmak istiyor isek; birbirimize asla sırtımızı dönmememiz gerektiğini öğretmişti bana oysa... Eğer yüzyüze bakmak istiyor isek... Oysa...


Ben yine rakı şişesinde balık olmak isteyebilir miyim?


Devamı için tıklayın..

4.05.2008

Hıdrellez

Günler günleri nasıl da kovaladı, nasıl yine bir Hıdrellez gedi bu sefer gerçekten anlayamadım. Geçen sene bu zamanlar Hıdrellez’de gönlümün en temiz yerinden geçirdiğim dileklerimin nasıl da gerçekleştiğine üzerinden tam 1 sene geçtikten sonra anlayabiliyor, hazmedebiliyorum. Koca bir sene... Geçip gidenlerin yanına koca bir sene daha eklenmiş ömrümden.İnsan dönüp baktığı zaman nasıl da farkediyor zamanın getirdiklerini, götürdüklerini...

Farkettim ki kaç zaman olmuş yazmayalı, kaç zaman... Herşeyin ilacı olan zaman bazı duygularıma ilaç olup iyileştirip azaltırken, bazı duygularımı da büyütmiş, çoğaltmış sanki. Aynı balkondaki saksılarım gibi. Hüzün çiçeği sardunyalarıma geçen zaman iyi gelmiş olacak ki çoğalmış, serpilmişler, özlem gibi... Bodrum papatyalarım ise boynunu bükmüş, zayıflamış ama hala alttan yeni tohumlarını veriyr, acı gibi intikam gibi.



Bu sene de gerçekleşmesini çok istediğim dileklerim var elbet. Mesela bugüne kadar beni anlamamış insanların, hala bena zarar verme niyeti ile konuştukları dillerinin kopup ellerine düştüğünü dilesem gerçekleşir mi ne dersiniz? Hangi dileğimin gerçekleşeceğini bilmem ama ben yine de yazdım dileklerimi bir bir ve astım gül ağacına.

Devamı için tıklayın..

25.04.2008

Gamsız Hayat...






GAMSIZ HAYAT




Sormayın neden bu durgunluğum
Görmeden kuytu yaralarımı
Sormayın neden bu huysuzluğum
Bilmeden saklı duygularımı


Çok mu dertsiz duruyorum uzaktan bakınca
Çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca


Gamsız hayat, herkese başka sunar garip oyunlarını
Gamsız hayat, herkese başka kurar kahpe tuzaklarını
Gamsız hayat, herkese başka sorar geçmi hesaplarını
Gamsız hayat, herkesi başka yorar görmez gözünün yanı


Sanmayın biter bu durgunluğum
Sarmadan kuytu yaralarımı
Sanmayın biter bu huysuzluğum
Açmadan saklı duygularım


Çok mu güçsüz duruyorum derdimi paylaşınca
Çok mu çaresiz dersiniz dertten ağlayınca


Söz: Aylin Atalay
Candan Erçetin


Devamı için tıklayın..

13.04.2008

Buralardayım...

Bugünlerde kendimi duygularımı aldırmış gibi hissediyorum. Görüyor duyuyor yaşıyor ağlıyor gülüyorum ama sanki hepsi bittiğinde geçip gidiyor beni terk ediyormuş gibi...

Yazdıklarımı okuyorum çokça ama sanki bunları ben yazmamışım gibi...

Sanki birşeyler özlüyor, ya da birşeyler ariyorum ama ne olduğunu bilmeden..

Düşünün ki dün gece Beyoğlu’nda bir meyhanede kocamla başbaşa içtiğimiz rakının yediğimiz börülcenin ardından, gülüşüne ömrümü verdiğim bu adamla bizim o huzur kokan balıkçımıza gidip, o sarhoş halimizle herkesin bakışları üzerimizde iskeleye masa çıkarttırıp, masamızda kavun beyazpeynir ve irmik helvası ile sadece ikimiz elele ve gözgöze, omuzlarımızda balıkçının şalları, sanki bütün İstanbul bizimmiş gibi, yarı gülüp yarı ağlayarak içtiğimiz rakıyı anlatmak gelmiyor içimden.

Bir Cuma akşamı işten çıkıp havaalanına gidip İzmir’e kalkan ilk uçağa binip, roka, yoğurt ve rakı ile izmir koklamak, sabah da uyanıp Efes’e gidip birsürü fotoğraf çekmeyi, akşamına da İstanbul’a dönmeyi istediğimi de anlatmak istemiyorum.

Gözümü kapatıp St. Michael meydanındaki heykelli havuza bakan o şehri tek etmeden önce oturduğum son cafede oturup şükretmeyi bile istemiyorum.

Bütün Pazar günümü prensese bu tacları yapmak için geçirdim.Niye yaptım, nasıl yaptım onu bile anlatasım yok.Bir önceki fındıklı kurabiye fotoğrafından sıkılanlar için bari fotoğrafı değiştirmiş, kendimden de haber vermiş olayım.

Bir bardak kahve ile gece gece Melon Şapka dinleyip eski fotoğraflara bakasım, dinlediğim yerde uyuyasım, rüyamda da özlediklerimi göresim var...
Devamı için tıklayın..

6.04.2008

Zamanda Geriye

Yaklaşık beş haftadır cumartesi günleri akşama kadar çalıştım. Altı gün çalıştıktan sonra insan pazar günü ne yapacağını şaşırıyor doğal olarak. Biraz uyuyayım derse hafta sonu kahvaltısını, haydi fotoğraf makinesi ile deniz kenarına dersem de uykuyu kaçırıyor insan. Metabolizmanın istediği doğal dinlenme ile ruhun istediği tatmin sırada beklerken evde miskinlik yapayım, giymediğim kazaklarımı ayırıp ihtiyacı olan birine vereyim ya da dayımı özledim bir kahve içmeye gideyim gibi istekler de sıralanıp sıralanıp bekliyorlar ardımda.

Bu beş haftanın tamı tamına 3 pazarını da ateş ve grip ile evde yorgan altında uyuyarak geçirdiğimi düşünürsek ne kadar sıkılıp bunaldığımı bir hesaplamaya çalışın.


Tüm bunlar ile uğraşırken neyseki saatler ileri alındı ve ben işten çıktığımda köprüyü geçerken denizi tam da sevdiğim gibi güneş battıktan sonraki lacivert hali ile görür, mutlu olur oldum. Aynı on yıl önceki gibi... On yıl önce de aynı köprüden eve bu sefer okuldan önerken geçer aynı hisleri biriktirirdim içimde. E bir de daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi on yıl önce çalıştığım müdürüm ile çalışıyor olmak, aynı ekip ile yeniden bir araya gelmek de kendimi çok ama çok genç hissettiriyor bana. Sanki araya on koca yıl girmemiş, beni yıpratamış büyütmemiş ya da üzmemiş gibi... O köprüden geçerken bu on yılın bana kattıklarını düşündüğümde ruhumdaki gelişime ben bile inanamıyorum, ama bir an olsun gözümü kapattığımda on yıl önceki sesleri duyarken o zamanlardaymış gibi hissetmeninde kimseye bir zararı yok değil mi?


Devamı için tıklayın..

29.03.2008

Pazar günleri

Pazartesileri meşhur sendromuyla, Cuma gününü neşe ve enerji ile tanımlarız ya hani… Pazar gününü tanımlamanın tek yolu bence börek ve kısırdır! Uzun süre ortada duran kahvatı sorfası kalktığı gbi önce bulgur sıcak su ile kabarmaya bırakılır, ardından börek döşenmeye başlanırdı bizim evde. Börek fırına verildiğinde en taze maydonozlar, soğanlar ayıklanır, yıkanır ve özenle kesilirdi salça ile renklendirilmiş bulgur için. Lezzetli bir zeytinyağ, bol kırmızı biber, limon derken fırından o güzelim tereyağ ve süt kokusu gelmeye başlandığında da çay demlenir, altı kısılıp lezzetli yaprakların suya bırktığı kokunun içinde hayallere dalınırdı. Annem ev sevdiğimiz peynirli böreği yapardı bize, ama arada yaptığı bol acılı ıspanaklı böreği de koca bir bardak ayran ile yedikten sonra Pazar siesta’sı yapmak gibisi var mıdır?

Eşimle yaşadığımız birbirinden çok farklı çocukluk günlerimize rağmen o farklı günlerden aynı tadı, aynı hissi aldığımızın en güzel örneğidir Pazar günleri börekleri. Bizim evdekinin aksine göçmen olan eşimin ailesinin evinde yaprak yaprak yufkalar elde açılır sabah güneş doğarken. Her bir yufka özenle rulo yapılıp tepsiye yuvarlanır, kızrıncaya kadar başında beklenirdi. Bazen diyorum ki avutulmadığımız, avutulamadığımız o çocukluk günlerinde mis gibi böreklerle mi avuttuk acaba minik ruhlarımızı?

Hepinize buradan anlatmaya çalıştım geçen haftalarda. Çok bunaldım, çok ama çok mutsuz oldum son 7 aydır. Hayatta hep karşımdaki insanlara bana davrandıkları gbi davranırsam ben ‘’ben’’ olmaktan çıkar onlar gibi olurum korkusuyla, felsefesi ile yaşadım. İnsanlar bana haksızlık ettiklerinde kabul edip affettim, kötülük yaptıklarında sessiz sakin uzaklaştım. 2 senedir yüzünü bile görmek istemediğim kuzenim doğum yaptığında ‘’hayırlı olsun’’ diye telefon açtım, ben dünyaya bir evlat getiren anneyi aramazsam nasıl insan olurum? İşte böyle böyle de kendimi yedim hayatta, değişmemeye, homojenize olmamaya çalıştıkça sıktığım dişlerim de beni ısırdı sanki içerden içerden. Son 7 aydır da bana davrandığı şekilde karşılık vermemek için kendim olmaya çalışırken, tam da kendimi kaybetmek üzereyken, bundan tam 10 yıl önce ilk işyerimde, ilk kez malıştığım müdürüm bana tesadüfen tam da bu dönemde o kadar güzel bir iş teklif etti ki… Hani sanki bir kağıda yazsam şunları şunları istiyorum diye bu kadar tatmin olurdum diye düşünüyorum bazen. Tamam dedim zirncir kırıldı Zeynep, at şu zayıf halkayı, gerisi gelecek… Yönetimine, kimyasına, mesleğime sonuna kadar inandığım işyerimden, kendim gibi olamadığım bir insan yüzünden ağlaya ağlaya ayrıldım, ağlaya ağlaya da uğurlandım. İlk birkaç gün kendime gelemedim ama sonra hayat öyle bir döndü ki… O kadar güzel şeyler oluyorki ardarda ben bile inanamıyorum.

Ve tüm bunlar olurken ben de başka birçok şey için o kadar çaba sarfediyorum ki. Hava diyorum fırtına lodostan tam da istediğim gibi poyraza döndü, bu rüzgarla avucumdaki bütün kum tanelerini salıveriyorum kuzeyden güneye… Ben oluyorum, biz oluyoruz bu evde, bu ikimize dair hayatta… Ama en başından başlamak gerekiyor, o börek kokan huzur kokan Pazar günlerine…

Aşamları mutluluktan gözlerim dolarak günde 12 saat haftada 6 gün çalışıyorum, ama Pazar beni bana götürsün istiyorum. Evime, mutfağıma, aynadaki gözlerime, eşimin dinginlik kokan ellerine, can veren gülümsemesine…

Bu Pazar sizde dönün kendinize, aynaya bakıp gözlerinizde gördüğünüz insana sarılın, ona kaygısız, ödevsiz, kömür kokan Pazar günlerini bir dilim patatesli börekle Dany Brillant’dan ‘’Dieu’’ şarkısını hediye edin Paris sokaklarından ne dersiniz?

Malzemeler

3 adet yufka
3 adet orta boy patates
100 gr. Beyaz peynir
Tuz
Karabiber
½ su bardağı zeytinyağ
½ su bardağı süt
2 adet yumurta

Patatesleri haşlayıp ezme aleti ile ezin, peynir tuz ve karabiber ekleyip böreğin iç harcını hazırlayın. Börek için kare borcamınızı yağlayıp 1 yufkayı serin. İkinci yufkayı elinizle parçalayıp yufkanın üzerine dağıtın. Patatatesli harcı eşit şekilde yaydıktan sonra üçüncü yufkayı da yine parçalayarak üzerini örtün. Birinci yufkanın dışarda kalan kısımlarını da kapatın ve bıçakla birkaç yerden kesik atın böreğe. En son üzeri için yağ,süt ve yumurtayı iyice çırpıp üzerine dökün ve böreği buzdolabına kaldırın. Fırın ısınızı 180 dereceye getirin. Fırın ısınınca dolaptan böreği çıkarın ve birkaç yerine fındık büyüklüğünde tereyağ ekleyin. Fırında yaklaşık 35-40 dakika pişirin.
Devamı için tıklayın..

22.03.2008

Ratotouille

Bazen sırf sorunluluktan giriyorum mutfağa, sadece karnımı doyurmak üzere yemek yapmak için, bazense mutfağa girişim bir şölen oluyor benim için. Eğer gündüz giriyor isem mutfağa laptopumu da alıp hemen itunes’umdan güzel bir playlist hazırlıyorum kendime. Çoğu enerjik, hatta ara sıra yemeği bırakıp da dans ettirecek cinsden. Eğer akşam ise de buzdolabımın üzerindeki minik radyodan çoğunlukla Joy FM’i eğer mutsuz isem de Melon Şapka’yı açıp kendimi 2-3 saatliğine kaybediyorum mutfağımda. Bazen umutsuz, bazense yalnız hisseder ya insan kendini hayatta, belki de bu noktada üretmek bana iyi geliyor bilmiyorum, ama önce kileri,ardından buzdolabını açıp varolan malzemelerden birşeyler uydurmak, pişirmek ve fotoğrafamak her aşaması ayrı keyif veren bir süreç benim için. Ben mutfağımı çok seviyorum, aynı evlenmeden önce annemin mutfağını, en yakın arkadaşımın mutfağını sevdiğim gibi.

Fakat hayatımızda 3-4 aydır süregiden olağanüstü bir yoğunluktan ötürü hayatımdaki mutfak-yemek dengesini nasıl olduysa bozuverdim. Pazar günü mutfağa girip birsürü yemek pişirdikten sonra takip eden hafta içi, fazla çalışma, toplantı, yemek organizasyonları gibi sebeplerle bu güzelim yemekleri hafta sonunda çöpe göndermek zorunda kaldığımda, bu duruma üzüntümden ertesi hafta yemek pişirmediğimde de saat 7 de eve gelip dışarıdan yemek sipariş eden bir çift haline gelmiştik. Bu süreci yine de evde yemek yiyeceğim diye sonlandırmakda inat edince de eve gelince hazırlayabileceğim türden yarı hazır yemek cinsi alışverişlerde eşime de bana da üçer beşer kilo olarak geri döndü. Sonunda aylar sonra diyetisyenimize yaptığımız kısa ziyaretin hüsranla bten sonucundan sonra ne olursa olsun evde yemek pişirip akşam yemeklerini evde yemeye karar verdik. Zaten blogdaki son dönem tariflerine bakınca da durum kek kurabiye tarifleri ise o kadar net açıklanıyor ki...

Efendim marketten alışveriş yaptım. Oturduğumuz semtte o kadar güzel bir alışveriş merkezi açtılar ki, insan alışveriş etmeden duramıyor. Küçük bir şehri andıran mimaride çok güzel bir bahçesi olan kahve dükkanından kahvemizi alıp, hemen yanındaki kitapçıda kitapları incelerken büyük deri koltuklara oturup kahvemizi yudumluyoruz. Ardından alışverişe geçip süslü manavında kendimizi kaybediyor, bir an once eve gelip torbaları rutin bir şekilde bölüşüp yerleştiriyoruz. Ben de tamam dedim kendime, işte sana süslü püslü manav, seç beğen al pişir...


Süper lezzetli bir orta boy karnabahar, fırında mücver yapmak için iri iri kabaklar, ve canım çok çektiği için de patlıcan aldım. Biz 5 yıl evvel tanıştığımızdan bu yana eşimle aynı ofiste çalışıyorduk, geçen hafta bir derin nefes ile yaptığım istifa ve geçtiğim yeni işim ile şimdi eve eşimden ayrı gelmek, onu beklemek o kadar tuhaf geliyor ki. İşte buna da tamam dedim, al sana boşluk al sana dolduracak uğraş. Hemen karnabaharı ayıkladım acılı kıymalı bir karnabahar yemeği yapmak için. Fakat benim ana haber sevdam yemeği öyle bir unutturdu ki, kapağını açtığımda karnabahar çorbası ile karşı karşıya kaldım. Üzme kendini Zeynep, eşin birazdan gelecek, şimdi ona bir ıspanak yapsan kapıda nasıl da boynuma atlar... E ben ıspanak almadım ki derken buzlukta B planı ihitacı duyduğumda kullanmak üzere beni bekleyen dondurulmuş sebzelerim aklıma geldi. Soğanaı kavur, ıspanağı ekle pirinç nerede derken kapı çaldı. Eşmin anlattıklarını dinlerken televizyonda yemeği yakan bir kadın görüp ona az evvel karnabaharı nasıl heba ettiğimi anlatayım derkeeen... Ispanak da doooğru çöpe.. Ay ağlayacağım vallahi, tam da yine evde yemek yapacağım derken ne bu terslik yahu. Ama bıkmadan, usanmadan, yılmadan, aynı Ratotouille gibi azmimi devam ettirdim. Siz patlıcanlar derhal buzdolabından dışarı! E yemek bittikten sonra da bana yardım eden ekip ile birlikte fotoğraflamak gerekiyordu. Karşınızda Zeynep Fidan, Bir Porsiyon Öykü isimli mutfağı ve eşsiz ekibi...


Malzemeler

4 adet patlıcan

4 adet orta boy patates

1 adet orta boy soğan

1 yeek kaşığı salça

1 adet orta boy domates

1 yemek kaşığı salça

3 yemek kaşığı zeytiyağ

2 su bardağı sıcak su

Tuz

Karabiber


Hazırlanışı


Zeytnyağında soğanları pembeleşinceye kadar kavurun. Ardından saçayı da ekleyin ve kavurmaya devam edin. 1 Adet domatesi de ekleyip karıştırın. Küp kestiğiniz patatesleri ve 1 su bardağı sıcak suyu ekleyip 5 dakika pişirin. Ardından alaca soyduğunuz patlıcanları küp kesip tuzlu suda acısını çıkartın. Patlıcanları ve kalan 1 bardak sıcak suyu ekleyin. En son tuz ve karabiberi de ekleyip patatesler pişene kadar yaklaşık 15-20 dakika pişirin.


Devamı için tıklayın..

16.03.2008

Buğulu Ses

Genelde hoşuma giden her tür müziği dinlerim. Bu hoşuma giden tanımındaki yelpazem o kadar geniştir ki ruh halime gore jazz, ruh halime göre de Türk Sanat Müziği dinlerim. Bunların dışında hoşuma gitmeyen müziklere de sonsuz saygım vardı. Üretmek, ve yoktan varedip sanata dönüştürmek her zaman önünde eileceğim bir olgudur. Çok sevdiğim bir arkadaşıma eşlik etmek için hiç tarzım olmayan bir müziği dinlemeye bile gidebilirim.

Ama Serdar Ortaç dinlemem, dinleyemem. Evde radyo dinliyorsam şarkısı çıktığında kanal değiştiririm, arabamda radyo kanallarımı karıştıran misafirlerim Serdar Ortaç şarkısında durdurkları zaman kendilerine durumu izah ederim. Bende hiçbir albumu, kasedi, CD'si mp3 u falan yoktur. Hiçbir TV programında kendisini izlemişliğim yoktur. Hakkındaki gazete haberlerini okumam, bir alışveriş merkezinde kendisini gördüğümde draannn diye kafamı çevirmişliğim bile vardır. Kendisini seven dinleyen insanlara saygı duyarm, ama kişisel zevklerimden oluşan dünyama kendisini almam, alamam, bu da benim her anlamda yaptığım tercihlerden biridir.

Profosyonel anlamda hiçbir müzik bilgim olmamasına rağmen, şahsımca naçizane fikrim kendisinin yıllardır aynı ritim üzerine farklı sözlerle yarattığı şeyi müzik zannetmesi ve buna inanmamızı beklediği hakkında inancım olmasıdır. Bana göre Karabiberim şarkısının geçenlerde duyduğum Nolur Gitmeeeee diye soylediği şarkısından hiçbir farkı yoktur.Fakat geçen gün radyoda Ayten Alpman'ın soylediği ‘'Yaz Yağmuru'' isimli şarkıyı dinlediğimde, zaten Ayten Alpman'a hayran biri olarak şarkının ilk önce yorumuna, sonra da müziği ile sözleri arasındaki uyuma vuruldum. Hemen bilgisayarımın başına geçip araştırdığımda da Ayten Alpman'ın ‘'Bir Başkadır Ayten Alpman'' isimli çıkardığı bu muhteşem albumde yine bir dönem ünlü olmuş başka yorumculara ait şarkıları kendisinin yorumladığını öğrendim. Hemen bir koşu albümü edindikten sonra da bu beğendiğim şarkının ne yazıkki Serdar Ortaç'a ait olduğunu, hatta bir dönem de çok ünlü olduğunu öğrendim. Tamam dedim kendi kendime, yıllardır büyük bir hata yapiyor olabilirim, şimdi objektif kulaklarımla bir de Serdar Ortaç'dan dinlemek lazım bu şarkıyı. Duyar duymaz da hangi şarkı olduğunu hatırlayıverdim. İki farklı yorum aynı şarkıyı nasil olur da bu kadar farklı şarkılarmış gibi hissettirir şaştım kaldım. Ve dedim ki Serdar Ortaç'ın yorumunda da bir beceriksizlik var, arada iyi şarkılar çıkardığında da kendi yorumlayarak bitiriyor şarkıyı.

Geri kalan bütün şahsi fikirlerimi kendime saklayarak, size Ayten Alpman'ın bu albümünü nasıl anlatsam da hakkını versem diye düşünüp duruyorum. O büyülü sesi ve güzel yorumu ile senelerdir aynı şarkıda aynı tüylerimizi diken diken eden Nilüfer'in ‘'Erkekler Ağlamaz'''ını bile almış başka bir şarkı yapmış Ayten Abla.. O çocukluğumuzdaki annelerimizin gençlik şarkılarını bugünkü biz küçük kadınlara yeni baştan armağan etmiş sanki...Simsiyah kuyruklu bir piyanonun üzerinde siyah pantolon, siyah ceket, içinde beyaz bir gömlek ile o küt siyah saçlı Ayten Alman'ı izleyip bir şişe şarap içmenin hayallerini kuruyorum dün akşamdan beri. Fakat 2 haftadır aynı hastalıkla savaşıp en sonunda yatağa düşmüş biri olarak bu güneşli ve müthiş enerjik Pazar gününü ne yazıkki evimde, silmekten yorduğum kırmızı burnum ile geçiriyorum.

Tamam dedim kendi kendime, hasta olabilirsin, ama 8 aydır sana ciddi anlamda acı veren işyerinden istifa ettiğin bu önemli haftada bütün enerji balonları seninle olmalı. Artık herşey çok güzel olacak çünkü, yeni bir iş, yeni insanlar, hatta bazen işe gidilen yeni bir yol bile insan hayatında neler değiştirebiliyor. Bu da sana yeni bir Pazar olsun, Ayten Alpman'ın büyülü sesi ile ısıttığın evine anne poğaçasının kokusu ile enerji ver, hasta da olsan kalk eşlik et bu güzel şarkılara, ama ilk önce Yaz Yağmuru'na...

Malzemeler

1 su bardağı zeytinyağ
½ su bardağı yoğurt
1 yumurta
3 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 tutam tuz
100 gr beyaz peynir
¼ demet maydonoz
1 yumurta sarısı
Çörekotu

Hazırlanışı

Fırın ısınızı 200 dereceye getirin. Zeytinyağı, yumurta ve yoğurdu iyice çırpın. Ardından un kabartma tozu ve tuzu da ekleyip poğaça hamurunu elde edin. Başka bir kapta peynrleri ufalayın, maydonozu ince kıyıp karıştırın. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp elinizle oval şekil verip içine peynirli karışımdan koyup kapatıp tepsiye dizin. Üzerlerine yumurta sarısı sürüp çörekotu serpin ve 15-20 dakika kadar pişirin.
Devamı için tıklayın..

10.03.2008

Masal bu ya

Bana bir masal anlat bugun avunmaya ihtiyacım var. İçinde hiçbir acının sonsuza dek sürmediği, masal da olsa birşeyler anlat bana avut beni. Ne olur bir gün yaşarken gözlerimi kapasam, hayat kendiliğinden aksa gitse ama ben bir masal dinlesem? Sanki kulağımda hep duymak istediğim bir müzik, trafik var hatta karmaşa... En çok ilahi adaleti anlatsan bana, sevgi reddi hastalığına kapılmış etrafımda herkes ama ben gözümü kapatsam o müziğe dalsam.. Müzik benim masalım olsa keşke...Ne olur ki kendimi birgun kandırsam? Sadece bir gün guzel seyler duymaya ihtiyacım var. Masal bittiğinde nerede olduğumun önemi yok aslında, biteceğini bilsem de bir hayal ülkesinde, bir peri masalının ortasındaki şatoda duymak istediklerimi duysam ne olur ki?

Sahte gözlerini üzerime dikmiş herkesi kovsan, üç kişi alsan yanıma anlattığın masala, bir prenses, masalın bir simgesi bir de küçük duygu... Dört kişi olsak bu masalda, onlar da bilmese masal olduğunu, sadece ben versem, onlar alsa sormadan, görmeden, işitmeden. Kocaman kalabalıklar içinde, çoğaldıkça kalabalıklar, nasıl da yalnızlaştığımı ne kadar sevdiğimi anlatsam onlara. İnsan kanser olduğunda hastalıklı olan organını söküp atamaz ya vücudundan, işte aynı bir kanser hastası gibi vücudumu saran bu illetten kurtulabilmek adına ardımda bıraktığımın onlar olduğunu anlatan br masal dinletebilir misin bana? Sahi dinleseler o zaman anlarlar mı beni?
Devamı için tıklayın..

3.03.2008

Rüyadaki Ayrıntı


Kapkaranlık gecenin ortasında, göremediklerimi tarif edebileceğim tek şeydi benim için. Ucu bucağı olmayan bir çölde mi yoksa gökyüzüne yakın kocaman bir dağın tepesindemi oluğumu anlayabileceğim tek şey... Uzaktaydı ama can’ım kadar da yakındı bana, üstelik öyle de güzeldi ki. Duyar duymaz anladım evimin hemen dibindeki deniz kenarında hem de senelerin yavaş yavaş yıkıp harabeye döndürdüğü iskelenin son kalan parçasıın üzerinde olduğumu. Poyrazı hissedemeyecek kadar üşüyor, ayağımın dibindeki kumlara yabancı kalacak kadar yaşlanmıştım oysa, sanki yıllar öncesinde de aynı yerde hiç durmamışım gibi... Uzandım ve sırtüstü yere yattım. Gözümü kıstığımda etraftaki ışıkları süzebiliyor, sadece samanyoluna odaklanıp ne kadar küçük olduğumu hisdebiliyordum. Ben tam da sanki bunun bir rüya olduğunu biliyor da ona göre hareket ediyordum zannediyorum. Ama rüya olsa nerede olduğumu hissettiren birçok kahkahanın arasına karışmış babamın udundan gelen nihavent müziği bu kadar da net duyamazdım diyorum ve anı yaşamaya devam ediyorum. Uzaklardan kocaman bir gemi geçmiş olmalı, yaşlı dalgası benim bulunduğum kıyıya ardarda vurmaya başladığında saatin 00:00 olduğunu farkediyorum. O karanlığın ortasında bi siluet görünüyor gözüme sanki, sonra gökyüzünde harfler ve sayılar okuyorum bu bir tarih sanki, sanki gitmem gereken bir yere ait bir davetiye... Sonra içimi sebebini bilmediğim ve tarif edemeyeceğim bir huzur kaplıyor, annemin bana seslenen kadifemsi sesini duyuyor ve rakamlara arkamı dönüyorum. Bu sebepsiz ama tatlı huzur biter mi?...
....diye kendime sorarken uyanıyorum.

Bu huzuru bulabldiğim tek yeri çok özlediğimi farkediyorum.

Sonra annem geldi bana ve sakin ve olması gerektiği gibi bol kurabiyeli bir Pazar günü geçirdik. Dünden beri buralarda bir bahar havası var ya, yaz geliyor galiba ben yazlığı çok özledim dediğimde annem ve eşim de yazlığı ne kadar özlediklerinden bahsettiler. Eşim her zamanki gibi çıkacağı balıktaki avlayacağı balıkların hayalini kurarken, annem birlikte kaygısız zamanların hayalini kurdu. Ben ise içimden gizli gizli bir gece yarısı, son parçası da bu sene kopmuş olan iskeleye gidip babamın udunun sesini duyup rüyamı gerçekleştirmenin hayalini kurdum.

Ve bu huzur dolu rüyamı,henüz gerçekleşmiş bir ruyamı anlatırken yazmalıyım dedim kendime. Çünkü Lezzet dergisinin Mart sayısında yayınlanan tariflerim ancak gerçekleşen bir rüya konulu yazıma misafir olabilirdi.

Portakallı Üzümlü Kurabiye

Malzemeler


100 gr. Tereyağ
1 su bardağı pudra şekeri
1 adet yumurta
2.5 su bardağı tam buğday unu
1 paket kabartma tozu
1 çay bardağı kuru üzüm.
1 adet portakalın kabuğunun rendesi

Hazırlanışı

Tereyağ, yumurta portakal kabuğu rendesi ile pudra şekerini yoğurun.Un ve kabartma tozunu ekleyip yoğurun. En son üzümleri ekleyip hamuru tamamlayın. Un serpilmiş tezgahta 2 cm kalınlığında eliniz ile açıp kalıp ile kesin 170 derece ısıtılmış fırında 20-25 dakika pişirin.
Devamı için tıklayın..

24.02.2008

Cemre Düştü


Sadece kuruyemişçilerde satılan lacivert-gri ambalajlda Algida yapımı KOKO pastaları bilir misiniz? Eşim gibi ‘’hayır’’ cevabını veren herkesi meraksız ilan ediyorum hararetle. Bir çocuk nasıl olur da gördüğü değişik bir aburcubur pakedini almaz yemez diye soylenerek gece gece tutuyorum eşimin elini ve doğru açık bir kuruyemişçi bulmak üzere karanlık sokakların yolunu tutuyorum.Tam önünden geçtiğimiz ilk kuruyemişçinin camının hemen önündeki sepette beni beklerken buluyorum KOKO ları. Ben mi tuhafım acaba diye düşünüyorum adam aldıklarımızı hesaplarken. Raflarda adı sanı garip herşeyin tadını biliyorum çünkü; leblebi helvası, dut pekmezi, sucuklu lokum, susamlı fıstık, mabel ciklet, üzüm pestili... Doğru ya diyorum sonra kendi kendime, ben bir alt katımızda kocaman bir kuruyemişçi olan bir evde büyüdüm. Elime geçen her harçlığı Kazım Amca’ya verir istediğimi de alır çıkardım üstelik. Param ne kadar olursa olsun kasanın hemen önünde duran Dido çikolatasından mutlaka alır en önce de onu yerdim. Ama en tatlısı hep yasak olandır ya, bizim kuruyemişçide olmayan, teyzemlerin evinin orada olan leblebi tozuydu en sevdiğim. Yemeyi beceremeyip soluk boruma kaçırdığım için babam tarafından kati suretle yasaklanan leblebi tozununu benden yaşça büyük abim ve kuzenlerim alıp bayıla bayıla karşımda yerlerken çok mızmızlandığımda anneme söylememek kaydı ile sadece 1 sefer pipetle benim de içime çekmeme izin verirlerdi. Ben de gizli birşey yapmanın gururu ile eve gidince güler etrafa bakınırdım hep acaba anlayan var mı diye.Anlasalar kimbilir ne kadar kızarlardı...

Az evvel facebook da yaşgünü fotoğraflarını gördüğüm bir yeğenimin kaç yaşına bastığına baktım profil bilgilerinden. Bakarken de elimde kemirdiğim koko ile leblebi tozunun yasak olduğu bu anımı yaşadığım zamanlarda daha Ayşegül’ün anne babasının bile evli olmadığını hatırlayıp geçen zamana şaşırdım. Ayşegül 19 yaşını bitirmişti ve 25 yıllık bir anı beni bir Cumartesi gecesi gecenin de bir yarısında kuruyemişçi aramaya hala götürebiliyordu öyle mi.....

.... dedim kendi kendime ve geçen zamanda benim anılarım sabit dururken nelerin değiştiğini düşündüm birden bire. Etrafımda gözgöze gelmemek için yolumu değiştirdiğim, gözgöze gelip selam vermenin bile kimi zaman fazla geldiğini düşündüğüm ne çok insan olduğunu, zamanın hala canlı ve taze tuttuğu anıların yanına ne çok şey silip attığını düşündüm. Annemin henüz gencecik bir kadınken kuzenleri ve eşleri ile birlikte çektirdiği siyah beyaz fotoğrafına ne zaman baksam, benim kuzenlerimle ve eşlerimizle çektirdiğimiz son fotoğrafın hangisi olduğunu düşünür dururum. Ve derim ki kendi kendime; ‘’geçmiş olsun’’ demeyi gerektiren bir olay karşısında bir insanı kuzenini aramayacak kadar neler sokmuş olabilir hayat araya. Hayat hep birşeyler getirir de insan değişir mi halbuki? Sevdiğim birine geçmiş olsun ya da hayırlı olsun telefonu dahi edemiyorsam ne kadar ben olabiliyorumdur? Ve tüm bunların sonunda yolumu bile değiştiriyorsam karşılaşmamak için ben ne kadar benimdir?

Sorular sorulur, cevapları bulunmaz çoğu zaman, ama bazen ipin ucu kaçıyor hafızamnda, nerelere gittiğime ben bile inanamıyorum.

Eskiler Kasım ayının başlarında gelen soğuk havanın tam 100. gününde ‘’geldik yüze çıktık düze’’ der ve artık havaların ısınacağına inanır, cemre havaya düştü derlermiş. Biz de geçen hafta düze çıktık, hatta tam geçen hafta bu gece evimin önünde tipi olduğuna kendimi bile inandıramayacağım kadar güzel bir güneşli bir Pazar geçirdik. Sahilde yürürken canım bahar çekti, çilek çekti. Şöyle dolabı açtığımda bir kasede çilek, bir kasede erik bir kasede de kiraz görsem diye kayaller kurdum. Ama en alt raflarda büzüşmeye başlamış elmaları görünce de elmalarımın bu düşünceme alınacağını düşünüp hemen kendimi tolarladım. Canım elmalarım dedim onlara, ben kış mevsimi de çok seviyorum sakın alınmayın, şimdi sizi üzerinizde çikolata ile harika bir tatlıya dönüştüreceğim...

Malzemeler
2 adet rendelenmş elma
1 peket petit bourre biskuvi
1 çay bardağı ufalanmış ceviz
1 çay bardağı kuru üzüm
Dr. Oetker hazır çikolata sosu


Hazırlanışı


Çikolata sosu hariç bütün malzemeyi karıştırıp ceviz büyüklüğünde toplar yapıp yanyana dizin, üzerine çikolata sosu dökün.
Devamı için tıklayın..

16.02.2008

Kar Yağyoooo:)))


Bazen arka arkaya birsürü yazı yazıyıyorum, fakat o yazıları yayınlayacak tarifleri hazırlamaya vaktim olmuyor, bazense tariflerim oluyor ama elime kalem alasım gelmiyor. Bu aralar da tam böyle elime kalem alasımın olmadığı günlerdeyim. Oysa pisirdiğim ve resmini çektiğim o kadar güzel tariflerim var ki... Şu da olsun bunu yazayım bu da olsun oyle yazayım derken 10 gün geçmiş, ama netleşip de üzerinde yazmak istediğim şeyler hala netleşememiş...

Bir önceki postta arabamın başına gelenleri yazmıştım, ilgilenen, yorum bırakan herkese çok teşekkür ederim. Şu an kaskonun inceleme aşamasındayız, önümüzdeki hafta netleşecek durum için beklemekten başka yapacak birşeyimiz yok malesef. Bu süreçte, tam 11 yıl sonra ‘’arabasız’’ olmaya alışmaya çalışıyorum. Önce hafta içi akbil alıp onu doldurdum. İşten çıkınca metro ile evimim yakınına kadar ulaşma kolaylığından ötürü çok da zorlanmadım. Fakat dün akşam bir parti sonrası Anadolu Yakası’da kaldığım arkadaşımın evinden, hem de kar yağışı altında sıcak evime dönmek tam 2.5 saatimi aldı. Her vesait değiştirdiğimde tam da yol tıkandığında ipodumu açıp gözümü kapatıp sabır etmeye çalıştım. Ama yoğun kar yağışı beni bu ilk uzun yol maceramda baya bir zorladı. Eve geldiğimde eşim evi sicacık ısıtmıştı, ama yorgan altına girip ısınma çalışmalarım bile burnumu çekmeme, halsizleşmeme ve artan boğaz ağrıma engel olamadı.

Neyse ki herşeyi bir kenara bırakacak kadar güzel bir gündeyiz. Etraf bembeyaz ve kar şu an tipiye dönmüş bir şekilde yağıyor bizim evin küçük camının önündeki büyük çam ağaçlarının dallarına. Eğer arabam olsaydı Erenköy’den Tarabya’ya 20 dakikada geleceğim için bu lapa lapa güzellikten faydalanamayacağım gerçeğini düşünerek rahatlıyor, açık pencerenin önünde yazı yazıyorum. Annem, biz küçükken yaşadığımız her ortama kendine has güzellik katmayı pek severdi. Elektrik kesildiğinde mum ışığında duvarda gölge oyunları oynar, sıcak havalarda yediğimiz kayısının çekirdeğini kurutup içindeki bademin olgunlaşmasını sabırla beklemeyi öğretir ve kar yağdığında da sadece bu beyaz güzelliğe özgü sıcacık sahlepi getirirdi canım önüne. Evde sahlep yoksa eğer sıcak süte azıcık nişasta katar bol tarçın ile sahlepe benzetirdi bizim için. Biz de eşim ile bu büyüden yararlanmak için birazdan kalın kalın giyinip yürüyüşe çıkacağız. Eğer tipi yavaşlar ise kardan adam yapıp resmini bile çekebiliriz. Dönüşte ısınmak için bakkaldan sahlep alacağım, ama eğer yoksa ben de nişasta ile sıcak sütümü pişirip içeceğim lapa lapa gökyüzüne karşı. Sahlepten hemen sonra da sıcacık bir dilim kafesli börek yiyip her hafta iple çektiğimiz Lost’un yeni bölümünü sıcacık battaniye altında seyredeceğiz. Önümüzdeki hafta cemreler düşmeye başlayacak, artık kar yağsa da tutmaz, yüzden hepimiz bu hafta sonunun tadını doya doya çıkaralım;

Malzemeler

125 gr tereyağ
4 çorba kaşığı yoğurt
1 paket kabartma tozu
2-2.5 su bardağı un
1 tatlı kaşığı tuz
200 gr beyaz peynir
Yarım demet maydonoz
½ su bardağı süt
2 adet yumurta sarısı

Hazırlanışı

Küp doğranmış tereyağ, yoğurt, kabartma tozu un ve tuz ile hamur elde edin. Bu hamurdan ceviz büyüklüğünde bir parça ayırarak geri kalanını yağladığınız tart kalıbına kenarlarını elinizle yukarı çekerek yayın. İçine beyaz peynir ve maydnozu karıştırarak eşit olarak dağıtın.. Üzerine ayırdığınız hamurdan şeritler hazırlayarak kafes yapın. En son süt ile yumurtayı çarpıp üzerine yayın ve 200 derece ısıtılmış fırında üzeri kızarıncaya kadar pişirin.
Devamı için tıklayın..

7.02.2008

Kısaca ''Bugün''


Daha yaşım gelmemişti ve ehliyetimi almamıştım ki, o; kapımın önünde birlikte geçireceğimiz uzun zamanlar için beni bekliyordu. Çünkü annem her zaman ‘’araba kızların evi gibidir, kapısını kilitlersin, kendini evde gibi güvende hissedersin’’ derdi. Bu sebeple de 11 yıl önce tam 900 TL vererek almıştı o küçük yeşil Uno’yu bana. Uno dediğime bakmayın, İtalyan yapımı 1200 CC, tabir-i caizse ‘’kız gibi ‘’arabaydı, tertemiz... VRR plakalı Uno’m beni hergün 33 km uzaklıktaki okuluma, oradan işyerime ardından gece yarısı evime götürüyor, bana arkadaş oluyordu. Küçük bir teybim, kutularının içine torpidoya özenle dizdiğim kasetlerim, ve aynama taktığım kokulu ayıcıklarım ile tam bir evdi benim için bu araba. İşten çok geç çıktığım ve ertesi sabah işe erken gideceğim gecelerde garajda kapılarını kilitleyip uyumuşluğum bile çoktur.Uno’m beni ne kadar korusa kollasa da kendimi bildim bileli hep Honda’daydı aklım. Yolda yanımdan geçenlere, dergilerdeki resimlere, hele tanıdıklarımın Honda arabalarına bakıp bakıp iç geçirir hayal kurardım o zamanlarda. Sanki erişemeyeceğim kadar çok pahalıymış gibi boynumu büker unutmaya çalışırdım. En sevdiğim modeli CRX’di ama en son 1992 üretimi olduğu için bu model pek avantajlı değildi, o yüzden otomatik vitesli bir Honda Civic arabam olsa, yüzmilyar borcum olsa diye söylenirdim. Bir gün arabalara pek meraklı olduğu için arkadaşlarının çeşit çeşit arabalarını garajına emanet ettiği dayım telefon ile beni arayıp gelip garajındaki arabasına bakmamı rica etti. 1994 model mavi tek kapılı bu spor Hondayı gorunce dizlerimin bağı çözüldü. İçine oturdum, direksiyonuna dokundum, döşemelerine baktım, kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar yoğundu duygularım. Dayım bana ‘’bu arabayı sana aldık’’ dediğinde ise yüzde yüz şaka yaptığını düşündüm ve duygularım ile dalga geçtiği için ise epeyce bir kızdım, ama benim bu nasılsa alamam diye hesap kitap bile yapmadığım Honda için, elimdeki Uno’ya 2.000 lira değer biçilmiş, bu değeri 4.200 olan UP plakalı Honda çoktan benim için gaaja kadar getitilmişti bile. O gece uyku uyuyamadım! Tek korkum senelerce vitesli araba kullandıktan sonra otomatik vitese alışamama korkusu idi ama sözkonusu Honda olunca, tüm cesaretler benim oluyordu! Günlece sabah arabaya bindiğimde heyecandan titreyen dizlerimin kendine gelmesi için üç beş dakika bekleyip öyle yla çıkacak kadar aşıktım ben bu Honda’ya. Seneler geçti, Uno gibi evim oldu Honda’da benim. Ama zaman geçtikçe bu en yakın arkadaşım yaşlanmaya ve beni yollarda burakmaya başlamıştı ki bir gün kendi ederinden yüksek fiyatla masraf çıkarınca mecburen satıp 5 yıl boyunca çalıştığım işyerimden aldığım tazminatı da üzerine koyup, bir de üzerine kredi alıp bugünkü arabam gri Hondamı aldım. 1 sene boyunca borcunu ödedim ve gözüm gibi baktım. 2 hafta kadar önce ise Honda’m hastalandı. Eşimle daha 2 hafta önce götürdüğümüz araba doktoru uzunca bir süre kendisinden ayrılamayacağımızı söylediğimiz arabamızın bizimle daha fazla yaşayabilmesi için her türlü bakımını yapı onu bize teslim etti. Tüm bunlara çok sevineceğimi bildiği için de eşim, senelerce hep pahallı geldiği için bir türlü yaptırmayı reddettiğimiz iç bakımı da arabamıza yaptırıp, döşemelerini çıkartıp yıkatıp, tavanını falan sildirip kapıma getirdi. O 11 senedir benimle olan dostumun, ‘’arabamın’’ gelin gibi parlamasına daha doyamamıştım bile... İçinde ufacık bir toz tanesi bile olmayan tertemiz arabamı dayıma götürüp gösterememiştim bile...

Bu akşam üzeri senelerdir arabamızı bıraktığımız otoparkçının, arabamızı bizden habersiz alıp kaza yaptığının haberini alıp koştuk. O kadim dostumun halini gördüğümde dizlerimin titrediğini farkedip otudum. O ve ondan öncekiler ile birlikte geçirdiğim 11 sene gözümü önünden film şeridi gibi geçti, aktı ve gitti...Daha parmak izi bile olmamış kapısının kolundaki cam kırıkları bir bir içime battı sanki. Herkes arabasına duygusal olarak bu kadar bağlanır mı? Oysa o benim en yakın arkadaşımdı. Yağmurda şemsiyem, geç saatlerde koruyucum, yazın bunaltıcı günlerinde serin klubem, annemin evinden getirdiğim tek çeyizim, hayattaki tek dikilitaşım, bugüne kadarki tek birikimim...

Şimdi bana en pahallı arabaları verseler benim canım arabam gibi olmaz ki! Bugünden sonra aldığımız hiçbir araba o ilk yeşil Uno’mun mirasçısı olamaz ki.... Hiçbir arabaya ilk işyerimden edindiğim hayat tecrübelerimin karşılığı tazminatımı koyamam ki...

Arabamız ona yatırdığım maddi manevi herşey ile birlikte toparlanamamak üzere paramparça olmuş durumda, o güelim dostun sonu bu olmamalıydı...

Kafamız dağılsın diye gittiğimiz Kanyon’dan çıkarken senelerin alışkanlığı olarak önce otoparka yöneldik, sonra farkedip ana kapıya.. Sitenin girişinde inip taksiden, eve kadar yürüdük sanki yabancı olan bu sokaklarda... Şimdi sanki hastalansam gece, elim kolum bağlanacakmış gibi çaresiz hissediyorum kendimi. Ya da en yakın arkadaşım gitmiş, yapayalnız kalmışım gibi. Buna sebebiyet veren, tüm bu hissettiklerimin bir gramını biliyor mu acaba?

Sevgili Devletşah’ın Yemek.Name’sinde hem de sesli olarak bir Sevgililer Günü öyküm vardı oysa ki size anlatacak, ve Gastronomi dergisi Şubat sayısında yayınlanan bir röportaj haberim. Ama bu çok sevdiğim mozaik pastam yalnızlığıma rastladı...

İçinde sen olabilirdin dendi, birinin ah’ını mı aldın dendi, cana gelecek mala gesin dendi de hiçbiri beni teselli etmedi. Ben onu şimdiden özledim!

Malzemeler;

Yarım Paket Tereyağ
Yarım su bardağı Şeker
1 paket 80 gr. bitter çikolata
2 su bardağı süt
1 paket vanilya
2 yemek kaşığı kakao
2 paket Petit Bourre biskuvi

Hazırlanışı;

1-Tereyağını tecerede eritin ve tencerenin altıı kapatın.
2-Şekeri ekleyip eriyinceye kadar karıştırın.
3-Çikolatayı ekleyip eriyinceye kadar karıştırın.
4-Süt ve vanilyayı ve kakaoyu da ekleyip karıştırın.
5-En son bisküvi kırıklarını ekleyip pasta hamurunu hazırlayın.
6-Derin dondurucuda dondurup dilimleyip servis edin.
Devamı için tıklayın..

3.02.2008

Anlatamadığım elmalı ayva tatlısı


Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini etrafımızda değişen şeylerden nasıl da farkediyoruz değil mi? Aynadaki yüzümüzden, ya da fotoğraf karesinden çıkan insanlardan, o kareye giren yeni insanlardan... Dün hayatımızı karartacak derecede mühim bir gelişmenin bugünkü şartlarımız içerisinde bir anlam ifade etmeyişinden, ya da yıllardır bizi takip eden bir türlü sıyırıp atamadığımız o çok korktuğumuz ‘’korkumuzdan’’, ya da sevdiğimiz birinin yüzündeki derin çizgilerden... Oysa benim zamanı algılayışımda kendim de çözemediğim bir boyutsuzluk var sanki. Başrolü pek tabiki bana ait olan şu hayatımda yerleri değişen, ya da oyundan çıkan-giren o kadar çok figüran var ki, banzen bu değişim karşısında kendimi 60 yaşında gibi hissedebiliyorum. Bazense durup durup aynı noktada, insanda takılıp kalışımdan sanki çok az zaman geçmiş gibi hissedebiliyorum. Ama sanki bu yakınlarda hissettiklerimi anlatışımdaki kelimelerim değişti, yerlerini başkaları aldı ya da benim kalemimi bir başkası kullanıyor gibi hissediyorum. Eskiden ‘’Papatya’’ olarak buraya yazarken çoğu insan için renksiz, cinsiyetsiz ya da şekilsiz bir kelime, cümle iken, şimdi kitaptan sonra Zeynep Fidan’a dönüşmek, beni engelliyor gibi geliyor. Kendimi çok berbat hissettiğim bir akşam yazdıklarımdan sonraki sabah yanımdaki çalışma arkadaşım moralimin kötü olduğunu bilip bana taraflı davranıyor, ya da alınmaması geken insanlar üzerlerine başka şeyleri alınıyorlar, ve ben rahat rahat içimi dökemiyormuşum gibi geliyor. Herşeye rağmen yarın sabah bu yazdıklarımı okuyacaklara rağmen bugünü yazmak biraz tuhaf geliyor o yüzden. Ya da herşey vıcık vıcık edene kadar düşünmeye alışık ruhum bu işi de fazlasıyla büyütüyoyor olabilir. Neyse...

Daha önceki yazılarımdan birinde de yazmıştım yaşayan evlere özlemimi.... O yazıyı yazdığımdan bu yana kendi evime kafamı o kadar taktım ki anlatamam... Son birkaç zamandır henüz uyum sağlayamadığım çalışma tempom yüzünden daha çok ihmal ettiğim evimin boş mutfağı, sağa sola katlanmadan atılmış bir battaniye, ya da boynu bükülmüş menekşem beni daha çok üzmeye başladı. Ama sadece bana kalan Pazar gününde kitap okusam bana küsen düzenlenmeyi bekleyen çekmeceler, ya da evde eşelensem müzik dinlemeye aç ruhum karşısında kendimi çaresiz hissediyorum. Daha çok evde olmak bu evi daha çok yaşatmak ve hayatıma hakettiği rengi kendi ellerimle sokmaya çalışıyorum. Bugün her sabah normalden yarım saat daha erken kalkıp kahvaltımı evde yapmayı, böylece en azından sabahları ışıkları açmadan sadece güneş ışığı ile evimle başbaşa kalmayı bile düşündüm. Siz bu konuda neler yapıyorsunuz Allah aşkına bana akıl verir misiniz?

Herşeye rahmen dün aldığım kitabıma olan merakıma bile yenilip, dün akşam da 8 ay sonra rahat rahat o şiddetle beklediğimiz Lost’un yeni bölümünü izlemişken mutfağa girdim. ‘’Tamam Zeynep’’ dedin kendi kendime, herşeyi ve herkesi aynı anda mutlu edemezsin, bak kocan da dünden beri ıspanak, ıspanak diye aşeriyor, gir mutfağa kaybet kendini... Soğan, salça ve kıyma üçlüsünü kullanacaksam yemekte, illeki biraz fazla yapar, yemeği eklemeden ayırır, ekmeğin içinde eşime veririm, bayılır onu yemeğe... Hemen işe koyuldum. Soğan ile kıymayı kavururken ıspanakları yıkadım, salçayı ekledikten sonra da doğradım. Suyunu tuzunu pirincini derken ayvaları doğrayıverdim.Bu arada buzlukta artık tüketmesem birkaçgün sonra içime sinmeyecek etler vardı, hemen çıkarığ çözdürüp hooop salçalı bifteğe dönüşyürdüm, yanında da pirinç pilavı... Bu arada elmalı ayva tatlısı için annem uslulü ayvalar pişip resimlendi tabi hem de yanında kaymak ya da dondurma ile servis yapılmayacaklarını bile bile boyunları bükükken...

Nasıl yazsam, ne anlatsam derken bu cümleye kadar geldim. Hem de hiç bana ait olmayan bir tarzda, şimdiye kadar bu sayfalarda hiç okumaya alışkın olmadığınız biçimde... Ama bu aralar biraz tutuk kaldım dediğim gibi beni biraz idare eder misiniz? Ya da sıradan yazılar gibi okur musunuz?

Malzemeler;

2 adet ayva
1 adet elma
1 litre su
1 su bardağı tozşeker
4-5 adet karanfil
Kımızı gıda boyası
Ceviz

Hazılanışı;

1-Ayvaları ortadan ikiye kesip soyun ve çekirdeklerini atmadaniçlerini temizleyin
2-Suyu, şekeri, ayva çekirdeği ve karanfili ocağa koyup kaynatın.
3-Ayvaları ve gıda boyasını ekleyip ayvalar yumuşayana kadar yaklaşık 2-25 dk. Pişirin
4-Ayvaları alıp servis tabağına dizin.
5-Sudan bir kevgir yardımı ile ayva çekirdeği ve karanfili alıp kaynamakta olan suya rendelenmiş elmaları ekleyin.
6-10 dakika kadar pişirip alın ve ayvaların ortasına doldurun.
7-Ceviz ile süsleyin.
Devamı için tıklayın..

30.01.2008

Bir tas aşure ile sobelendim!


Bugünlerde bloglarda renk renk, süslü püslü aşure tarifleri görüyorum.Hele ki sevgili Burçinciğimin aşuresindeki özen ve güzellik beni kendisine hayran bıraktı. Herkesin bir aşure tarifi olduğu gibi, yapılışı ve tadı ile de ayrı ayrı aşure öyküleri vardır. Ben de her sene aşure zamanı renk renk aşureleri gördüğümde aklıma yengemin o en çok sevdiğim azıcık malzeme ile, benim istediğim gibi sadece buğday nohut ve fasülye koyarak yaptığı tencere tencere yiyebileceğim aşuresi gelir. Kuzenlerim ile aşureyi o kadar çok severdik ki, yengem kaynattığı bir tencere aşurenin yanında , bir tencere de sırf biz çocuklar için kaynatırdı sıcak aşureye kaşık batırıp bozmayalım diye. Yengemin aşure yapıp hepimize paylaştırdığı bu senenin bereketli zamanlarında, bizim gibi aşureyi çok sevem abime de götürmem için kavanozları doldurup poşetleyip bana verirdi. Ben, sanki abim ile yengem hiç bir araya gelmeyecekmiş gibi aşureleri oturup bir güzel yer, kavanozları da yengeme abimin teşekkürlerini ileterek iade ederdim. Kendim yediğim kase kase aşureler yetmez de, en tatlısı o abime götürmediğim aşureler olurdu. Bir aşure zamanından sonra, abim ile yengemin bir araya gelmesi ile, benim bu minik sırrım ne yazıkki ortaya çıkmış ve hiçbir aşure bana emanet edilmez oldu tabiki, ama o aşureerin tadı damağımdan hiç gitmedi.

Gün geçtikçe uzaklaştığım şeylerden biri de aşure oldu zamanlara sığmayan hayatımda. Yapmaktan hep korktuğum, bir türlü cesaret edemediğim aşurenin, bu sene de bende tarifi değil, anneminkinin bir fotoğrafı bir de minik öyküsü var bazı şeyleri zamanında anmak için. Bir kazan aşure yapıp konu komşuya kapı kapı dağıttığım an hissedeceklerimi düşündüğüm şu anlarda sevgili Devletşah tam da hislerime tercüman olmak için beni bloğunda yeni br oyun için sobelemiş. Bu yeni oyun 3 aşamada nefesimizi kesecek şeyleri paylaşmamızı amaçlıyor; “işte bunlar, bakalım kaç tanesi gerçek olacak”, ‘’hemen yapabileceğim halde yapmayı neden beklediğimi bilmediklerim’’, ve ‘’ bir daha dünyaya gelme şansım olsaydı’’

İşte bunlar;

1- Adı ‘’Bahar’’ olan bir kızımın olması
2- Benim için hazırlanmış kumsalda büyük tahta bir iskelede, bir yaz akşamı, tepede ay hilal, hafif bir poyraz esintisinde Müzeyyen Senar ve ekibinden sabaha kadar Türk Sanat Müziği dinlemek ve rakı içmek
3- Paraşüt ile atayıp, bu gözümüzde büyüttüğümüz dünyayı bir de minicik görmek.
4- Tam da masaldaki gibi evimin çikolatadan, şekerlemeden ve Petit Beurre biskuviden yapıldığını farkedip kartonpiyerlerden yemeye başlamak
5- Goran Bregovic ile Düğün ve Cenaze Orkestrasında keman çalıyor olmak.
6- Yeniden gelin olabilmek
7- Sınırsız hediye çeki ve sınırlı bir zaman için hayatta bir kez bir alışveriş merkezine salınıp o parayı bitirmek zorunda burakılmam :)))

Ertelediklerim;

1- Hemen yarın akşam işten çıkıp havaalanına gidip, Paris’e ilk kalkan uçağa binmek, St. Michel Meydaı’ndaki heykelli havuza bakan küçük cafeyi bu koca adama da gösterebilmek, ona Paris’te tekrar aşık olabilmek.
2- İrlanda’ya gidip ıssız kayalıklarda, dünyanın diğer ucunda da poyrazı içime çekebilmek.
3- Bir Chiristmas tatilini kuzey Avrupada karlar altında bir küçük kasabada geçirebilmek.
4- Bir Mayıs sonunda istifa edip Eylül ayında dönüp hayatıma tekrar başlayana kadar kuzey Ege’de, bir kasabada 3 ay çıplak ayak ile toprağa basıp, cep telefonsuz ve internetsiz tatil yapmak.
5- Eşime onu okyanusa götürecek uçak biletini hediye ettiğim adaki gözlerini seyretmek
6- Sırtımda bir sepet ile bir mayıs ayında kiraz bahçesinde sepetimi doldurana kadar kiraz toplayıp, o ağacın altında uyuya kalmak.
7- Yarım bıraktığım dans kursunu tamamlayıp, kursun düzenlediği herhagi bir gösteride rol almak.
8- Kocaman bir seyahat gemisinde, okyanusun tam da ortasında, gece vakti sadece dolunayın ışığı varken, arkadan gelen hafif müzik eşliğinde bembeyaz elbise ile Reşat Nuri Güntekin okumak
9- En sevdiğim kız arkadaşlarımda kısacık bir dertleşme tatiline gitmek
10- Annemle bir hafta boyunca Sultanahmet’deki bütün müzeleri dolaşıp, kahve içip sohbet etmek.

Ütopyalarım;

1- Dünyaca ünlü bir bale gösterisinde baş balerin olmak
2- 1930’larda Paris’de yaşamak
3- Bir sabah uyanıp kitabımı en çok satanlar listesinde görmek
4- Dünya Klasikleri’ne ait bir romanda adı geçen kahramanın, ya da ‘’Yine bu yıl ada sensiz’’ şarkısının bestecisinin torunu olmak
5- Günde 28 öğün yemek yyip yine de kilo almayan o ‘’sevimsiz’’ kızlardan biri olarak dnyaya gelmem :)))


Çok mu içimi döktüm nedir?

Ben bu oyunu çok sevdim, ama Defne’nin, Esra’nın ve Açalya’nın da nefesleri nerelerde kesilir acayip merak ediyorum :))
Devamı için tıklayın..