14.10.2008

İstanbul Keşfi

İstanbul’u özledim. Sabahları işe gitmek için boğuştuğum, ayakta kalabilmek için direndiğim ya da bu güzelim mirasa ihanet eden insanları gördükçe içimin acıdığı İstanbul’u değil. Her anı yaşarken o anı tamamlayan bir fon müziği olur ya aklımda dilimde, bu sefer Madeleine Peyrox ‘dan J'ai Deux Amours dinleyerek sanki Paris’i adım adım keşfedermişim gibi dolaşmak istedim bu büyülü şehri. Annem sevgilim ve ben, güzel bir Pazar kahvaltısından hemen sonra daha önce hiç vakit ayıramadığım Miniatürk’e gittik. Elimizdeki bileti her barkota okutup kısa tarihini dinledik o hep nefesimizi tutarak gezdiğimiz eserlerin minicik hallerine bakarak üstelik. Benim aklımda Gezi Pastaneis’ne gidip hazır fonda Paris varken kahve içip hayallere dalmak vardı ama yanımdaki bu iki deneyimli daha önce hiç gitmediğim Koç Müzesi’ne doğru beni yola çıkardılar ve böylece bu adı sadece gezi olan Pazar günü asla unutamayacağım bir deneyime dönüşüverdi.

Benim gibi nostalji çapkını biri için bu müze tam da biçilmiş kaftandı. Kocaman Rolls Royce arabaların önünde durup içinde pembe bir elbiysele sevgilimin omzuna yaslanıp boğaz turu yaptığımı düşündüğüm nostaljik hayalimi an orada saatlerce kurabilirdim. Hikayelerini bir melodi gibi kulağıma fısıldayan birsürü antikaya dokunup onları dinlemek o kadar keyifli bir duyguydu ki oradan en kısa sürede tam bir günümü ayırmaya söz vererek çıktık.

Bir sonraki durağımız Galata Kulesi’ydi. Seneler seneler evvel orasının nasil bir mahalle olduğunu düşünerek ve zamanın bize kattıklarını, değiştirdiklerini konuşarak bekledik asansör kuryuğunu. Asansörden inip son iki katı çıktığımız merdivenlerde karşılaşacağımız manzara için heyecanlanmaya başlamıştık bile. Kulenin etrafında dönerken, ve bu büyülü şehre en tepeden bakarken hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiverdi. Önemli, değerli, sıradan ya da acı veren bir sürü anımı hapsettiğim bu şehirde en tepeden, o anıların hepsini birden görüyordum sanki. Vizörümün bana yakınlaştırdığı her kare aslında bana o kadar uzaktı ki artık, bir zamanlar bana acı veren şeylerin artık benden ne kadar uzak olduğunu, zamanın nasıl da bir ‘’ilaç’’ olduğunu bir kez bir kez daha anlayarak baktım her tepeye. Ey İstanbul dedim, seni şu an koklayamayan herkes için kokluyorum, ve kanatlarımı gizli saklı tepelerin arasındaki huzura doğru salıveriyorum…

Bu kadar İstanbul bana yetmez dedim, biliyorum ki azıcık ileride Sahaflar kurmuşlar Taksim’in merkezine. Annem yanımda üstelik daha bir anlam kazanmaz mı her bir parça sahaf? Düştük tekrar yollara, tarihin tozlu sayfalarına. Annemin genç kızlık zamanlarından Ses dergileri beni o dergilerin okunduğu küçücük eve götürüverdi. Hiçbirşeyi zamana karşı koruyamıyoruz değil mi? Herşey o kadar büyük bir hızla değişiyor ki, biz de bu değişimde o kadar çok şeyi ellerimizden büşürüp kaybedebiliyoruz ki.

İnsanın dilediği renge boyayabildiği tek şeyi hayal degil mi? Tamam dedim ben metrekareye daha az insanın düştüğü, saygı kavramının hayatımızda olduğu, bu şehrin henüz ihanet etmediğimiz yıllarına dönmek istiyorum hayalimde. Bir fincan kahve filtre ettim mutfağımda, yanına da iki gün önce yaptığım granola sonra da gel keyfim geell..

Granola ile Café Fernando sayesinde tanıştım, tarif de onu bu çok şık tarifinin kendime göre uyarlanması sonucu ortaya çıktı.

Malzemeler

2 su bardağı yulaf ezmesi
1 su bardağı kepek
1 su bardağı kuru dut
1/2 su bardağı kırık ceviz
30 gram tereyağı, eritilmiş
1/2 su bardağı bal
1/3 su bardağı dağ kızılcığı şurubu

Yapılışı

1.Fırın ısınızı 150C’ye getirin ve fırın kabını yağlı kağıt ile kaplayın
2.Bütün malzemeleri derin bir kapda karıştırın ve fırın kabına dökün
3.150 derecede 30 dakika pişirin, fırından çıkarıp dilediğiniz şekilde kesin ve tekrar fırına verin.
4.15 dakika daha pişirip fırından alın. Oda sıcaklığına gelene kadar bekleyin.

2 yorum:

kristalkelebek (aslı) dedi ki...

Papatyacım o kadar güzel anlatmışsın ki şu an pencereye yüzümü çevirip de gördüğüm puslu Ankara resmine değil de İstanbul'un herşeye rağmen büyüsünü yitirmemiş, içinde benim için onca bilinmez güzellikler saklayan çehresine bakıyor olmayı istedim.
İşten güçten, hayat mücadelesinden bir haftasonunu koparıp kendimize ayırmalı, eşimle atlayıp arabaya bir İstanbul yapmalıyız en kısa zamanda:).
Granola harika gözüküyor. Ben bazen kavrulmuş susam ve ayçekirdeği de ekliyorum. Bu öyle güzel bir yiyecek ki her seferinde farklı lezzet denemelerine olanak sağlıyor:).
Ellerine, yüreğine sağlık güzel papatya...
Sevgiler;).
aslı

Zeynep Fidan dedi ki...

Kelebekcigim,

Ben de Ankara özledim çok, orada çok sevdiğim uzun zaandır göremediğim insanlar var, umarım yakın bir zamanda geebilirim oralara.

Granolayı da keşfedenden Allah razı olsun:))