16.06.2007

Hatıralardaki detaylar...


Bütün evlerin denize paralel inci gibi dizildiği bir sahil kasabasının en güzel eviydi. Yine denize bakan bir apartmanın sağ tarafındaki giriş kapısından içeri girip, iki ya da üç kat yukarı çıkıyorduk ve yine salondan iki adım önümüzdeki denizi görünüyordu. Bir duvarı boydan boya cam olan salon, salon ve salamanje olmak üzere ikiye ayrılmış, salon kısmı soldaydı. Ama salon kısmındaki camın önünde, cama dik komumda ama karşılıklı 2 adet üçlü koltuk gri renkte ve kadifeydi. Evdeki bütün mobilyalar açık kahverengi ve tahminimce 70 li yılların modası olan küçük komedinler, abajur sehpaları vardı. İçerisi bir müzeyi geziyormuşçasına ‘’eski’’ kokuyor ve hafızamdan silinen diğer ayrıntılara inat bu koku beni tam 20 sene sonra orayı tarif etmeme yetiyordu.

Denize bakan cephede balkon yoktu ama ben yaz kış denizi seyrediyordum. Sanki benim orada olduğumu biliyormuşçasına rüzgâr hep poyrazdan esiyordu, bu yüzden deniz hep lacivert, kıpır kıpır ve asiydi. Evin hemen önünde bir yürüyüş yolu, yolun hemen dibinde de deniz ayağımın altındaydı sanki. Hava ne kadar sıcak olursa olsun kimse az ilerideki plaj dışında burada deniz girmez, bu yüzden benimle karşı kıyı arasında sadece deniz olurdu.

Evin girişinde küçük bir bahçe, bahçenin kapısında oval bir kapı ve bu kapıyı sarmış kırmızı bir gül ağacı vardı. O zamanki aklımla bile masum olamayan bu evin sahibi, mevsimindeyken bu kırmızı gülleri toplar ve reçel yapardı. Gülün de yenebildiğini ilk orada öğrenmiştim. Gündüzleri bu güllerin arasında bir tas su ile ıslattığım topraktan şekillerle köfteler pastalar yapar, kendi kendime evcilik oynardım. Gündüzleri biraz sıkılsam da, akşamı beklemek yine beni heyecanlandırırdı. Çünkü akşamları evden yürüyüş mesafesinde olan lunapark gündüzleri bana göz kırpar dururdu. Uzun yaz akşamlarında herkes sahile yürüyüşe inerdi. Kadınların, erkeklerin en çok da çocukların olduğu yürüyüş yolunda, içinde paketlenmiş çekirdek ve kâğıt helvaların olduğu seyyar arabalara yaklaştığımızda lunaparka az kaldığını anlardım. Bütün oyuncakların içinde beni en çok binmemin yasak olduğu büyük zincirli salıncak cezp ederdi. Söylentilere göre bu zincire binen bir kız, zincirin kopması sonucu denizin taaa ortasına kadar uçmuş ve kızı bir daha hiç bulamamışlar. Ben de o kız gibi denizin ortasına uçmak istemiyordum çünkü karanlıkta kıyıya kadar yüzebileceğimden emin değildim. Bu yüzden atlıkarıncada sıramı bekler, en çok da yeleri mavi olan büyük ata biner ve saçlarımı rüzgâra karşı savururdum.

Lunaparktan sonra çay bahçesine gider, herkesin içtiği Türk Kahvesine ben kalın koyu renkli şişede şeftalili meysu ile eşlik ederdim. Deniz karşı kurulu beyaz florasan ile aydınlatılmış, kırmızı örtülerin altındaki tahta masada, yine tahta sandalyelere oturmuş kahkahalar atan büyükleri dinlerken esnemek ne tatlı şeydir. Saatler sohbetleri, sohbetler uykuları kovalar ve herkes evinin yolunu tutar. Dönüş yolundaki tek dondurmacı beni bekliyordur eminim. Sağ tarafında altın rengi kocaman bir karıştırıcı içerisinde mayalanan dondurmayı sol tarafta sadece gri kapakları açılıp gösterilerek ikram edilen 3 ya da 5 çeşitli dondurmadan en çok karamellisini severim. Sonra erimiş çikolataya sonra da fıstığa batırır heyecanla yerim.

Bu kadar çok ayrıntıya güvenerek geçen 20 kocaman yıla aldırmadan yola düştüm. Denizi sağ tarafıma alıp saatlerce yol gittim. Sıkıldığımda beni oyalamak için babamın camdan gösterip selam verdirdiği askerleri tekrar gördüğümde artık evi bulacağımdan adım gibi emindim. Denize girilen plaj yerli yerinde duruyordu. Lunaparkın yerine bir çay bahçesi daha yapılmış, ama sanki bir an gözümü kapatsam gülen çocukların çığlıkları kulağımda. Dondurmacı da orada evet, hala aynı kazanı ve kaplarıyla…

Bir aşağı bir yukarı gittim, her evin önünde durup hafızamla kavga ettim. Evlere sırtımı dönüp, seyrettiğim poyrazın açısını zihnime oturtmaya çalıştım. Bahçe kapısında kırmızı gül olan evlerde duvarların renklerine baktım. Ama evi bulamadım…

Kaybettiğimiz, bulamadığımız, unuttuğumuz ya da hatırladığımız o evlerde en çok akşamüstü çayları içilir, gün batana kadar kahkaha sesleri yükselirdi. Bir gün o sesler kesildi. Ama benim aklım fikrim hala o akşamüstü çaylarında kaldı.

Malzemeler;

125 g margarin
2 yemek kaşığı sıvı yağ
2 yemek kaşığı toz şeker
2 yemek kaşığı yoğurt
1 tatlı kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı mahlep
1 çay kaşığı domates salçası
2–2,5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 yumurta sarısı
Çörekotu

Hazırlanışı:

1-Fırın ısısını 180 dereceye getirin.
2-Margarin, sıvıyağ, tozşeker, yoğurt, tuz, mahlep ve domates salçasını yoğurun.
3-Un ve kabarta tozunu da ekleyip yumuşak bir hamur elde edin.
4-Hamurdan mandalina büyüklüğünde parçalar koparıp iki elinizin arasında rulo gibi uzatın
5-Ruloyu tezgâha koyup elinizle üzerine hafif bastırın.
6-Islak bir bıçak ile dilimleyin ve yağlı kâğıt serili tepsiye dizin.
7- Üzerine yumurta sarısı ve çörekotu ekleyin.
8–180 derecede 15–20 dakika pişirin.

19 yorum:

Nihan dedi ki...

Papatya merhaba,
Öncelikle bloguma bıraktığın yoruma çok teşekkür ederim. Ben de senin yazılarını, öykülerini, her yemeği bir öyküyle beraber anlatmanı çok sevdim. Ve blogunu hemen linklerimin arasına ekliyorum, hikayelerini hergün okuyabilmek için

gezicini dedi ki...

sevgili Papatya
benim yaz hatıralarım hep kamplarla ilgili. memur ailesinin çocugu olarak her yaz kamplara giderdik. yer değişir, deniz değişir ama kamplar hep aynı olurdu. sabah kahvaltısı, deniz, öğle yemeği, deniz, akşam yemeği ve yürüyüş sırasında pek aksama olmazdı. akşamları çoluk çocuk toplanılır,oyun oynanır veya TV seyredilirdi. bazen de dışarıya süt mısır ve şeftali almaya gidilirdi. herşey toplam 15 gün sürerdi, yanmış suratlar ile şehre geri dönerdik. sonraa, evimiz oldu ve kamp dönemi sona erdi. ev daha bağımsız hareket imkanı verdiği için yazlar uzadı, deniz güzelleşti. bizler yetişkin olduk, yüzmeyi öğrendiğimiz kampları unutmadık :-)
sevgiler
gorki

Defne dedi ki...

Ben de çocukluğumda, iki yıl üstüste gittiğimiz pansiyonu hatırladım. Sahipleri olan yaşlı teyze ve amcanın ne kadar "iyi" insanlar olduklarını düşünürdüm hep. Akşamüzeri bahçedeki o tek televizyonun başına toplanırdık biz çocuklar ve annemin güneş batmak üzereyken kurduğu sofralar. En çok da menemen, karpuz yenirdi :).

Yıllar sonra o tatil kasabasına gittim ve o pansiyonun yanından geçtim. Hep yaşanılası bir huzurla hem de...

Burçin'in Denemeleri dedi ki...

Kalın cam şişedeki meysu meyve sularını ben de çok severdim çabuk bitmesin diye de yavaş yavaş içerdim. :)) Yine beni geçmişe götüren bu harika yazı için sana çok teşekkür ediyorum Papatya'cığım. Harikasın. İyi ki varsın. Ayrıca minik çörekler de çok lezzetli görünüyor. Ellerine sağlık. Sevgiler,

Selen dedi ki...

Aaah ah... Benimde Meysu'lu, çaybahçeli Akçay günlerim geldi aklıma. Hele de pamuk teyzenin üstüne bu yazını okuyunca iyice içlendim. Çünkü benim için Akçay=Pamuk Cemoş. Senin kadar asla olamaz ama sanırım duygularımı yazmam lazım.
Sevgiler

Papatya dedi ki...

Sevgili Nihan hoşgeldin,

Babalar günü yazın inanılmaz! Buradaki herkesi Nihan'ın babalar günü yazısını okumaya çağırıyorum. ellerine sağlık!

Sevgiler,

Papatya dedi ki...

Gorkicigim,

Ne güzeldir o kamplar, şimdiler de duyuyorum özellikle devlet bankalarının kamplarını ama senin yaşadıkların gibi özel midir hala?

Sevgiler

Papatya dedi ki...

Defneciğim,

Geçen gün bir pazar kahvaltısında arkadaşlarımızla 80 yaşlarımızda nerede ve nasıl olacağımızı konuşuyorduk. Kimisi karısı tarafından terk edildiğinden kimisi hala aradığı aşkı bulamamış olduğundan falan bahsediyordu. Ben direk kendimi hani Münir Özkul'un ağaçlardaki elmaları yiyor diye kovaladığı Sezercik filindeki gibi, camdan top oynayan çocukları kovalayan aksi yaşlı canavar bir teyze olarak gördüğüöü söylediğimde herkes çok güldü:)) Bir yetişkinin çocukluk anılarında ''canavar bir teyze'' den çok ''iyi'' insanlar olarak kalmak ne kadar güzeş birşey vallahi özendim onlara Allah bana da kısmet etsin:))))

Papatya dedi ki...

Burçinciğim,

Bir de pipetle içilirdi di mi onlar ehehe:)))
Sevgiler,

Papatya dedi ki...

Selenciğim,

Yaz tabiki, herkesin duygularını yazması başkadır, amaç beğenilmek değil paylaşmaktır.

Yaaa bir şey diyeyim mi, seni teselli etmez çok iyi biliyorum ama, hayatımızdaki büyüklerin bir gün uçup cennete gideceğini düşünürsek hepimiz eşitiz değil mi? Ama sen hatırlanmak istemeyen iki büyük anne karşısında Cemoşunla bir adım öndesin bana göre, bununla onur duy desem beni anlar mısın?

Defne dedi ki...

Amin! :)

Selen dedi ki...

"Kendimi bu yüzden şanslı hissediyorum ve her hüzünlenişimde yüzümde güzel anıların hatırına bir tebessüm oluyor" derim canım benim. İlhamım oldun ve yazdım. Çok da iyi geldi yazmak. Yakında paylaşacağım... Konuşarak paylaşamadıklarımızı yazarak paylaşmak daha kolay ve rahatlatıcı oluyor, değil mi? sevgiler

Papatya dedi ki...

Selenciğim,

Yazdıklarını hevesle bekliyorum.İnsan konuşamadıklarını ya da konuşmak istemediklerini yazmak istiyor zaten!,

Sevgiler,

Adsız dedi ki...

Papatya;
ince,narin,hoş kokulu papatya.
dili güzel,anlatımı hoş,sürükleyici öyküler ve hatta yaşanmışlıklarda kendimize yer buluverdiğimiz papatya.eline,diline gönlüne sağlık.ammmaaaa 16.06.2007 den bu yana nerelerdesin.eee ama hergün açıp açıp bakmaktan yoruldum.hadi gel artık.
hadi yaz artık.
Emine

Defne dedi ki...

Papatyacığım, özlettin, herşey yolunda mı?

Papatya dedi ki...

Sevgili Emine,

Ne kadar içten yazmışşsın beni kendime getirdim! Yalnız hissediyorum bu aralar kendimi seni görünce gözümü açtım sağolasın!

Papatya dedi ki...

Defneciğim,

Ben de çok özledim, şu aralar hayat, ne yazdırtıyor ne okutturuyor bilirsin, çok önceden bana ''geçecek, tecrübeyle sabittir'' demiştin ya, ,işte onu bekliyorum canım arkadaşım, yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim, az önce yeni yazı girdim Emine ile seni okuyunca, orada dediğim gibi grideyim, ya beyaz ya siyah olacağım yakın zaman, o zaman işte okumaktan bıkacaksınız:)

Adsız dedi ki...

PAPATYA;
yüreği güzel papatya.aç, doğayı şenlendirdiğin umutlandırdığın gibi yazılarınlada bizi hayata bağla.mesela,Biz özledik pamuk nineyi.bilmiyorum ama sanki öykülerini okurken yıllardır tanışıyormuş hissiyatı içersinde okuyorum dolayısıyle yazıverincede, içimden akıverenleri okudun işte...
Aslında hepimiz senin kadar kötüyüz bu günlerde ama bak griden beyaza dönüyor galiba hayat.ne dersin?
yüreğin kadar kaleminde çok güzel.bıkmadan okuyacağız.döndüğün için teşekkürler.yazdığın içinde, :)))
Emine

Papatya dedi ki...

Sevgili Emine,

Diyorum ya rideyim, yazdıklarım da gri olur diye, o yüden yazamıyorum, ama doğru demişsin, beyaza dönüyor hayat, benim için de dönecek eminim, umudum olmasa ben olamam zaten, bu dönemde de paylaşabildiğim kadar paylaşırım yine, ama bazen karamsar şeyler çıkıyor kalemimden, herkesin ayrı bir yarasına değiyor, o zaman içim cızz ediyor üzülüyorum,

Sevgiler,