20.07.2010

Zeytinyağlı Dolma Öyküsü















Yaz yağmurunun en güzeli, onu dinlemek için balkona çıktığınızda komşunuzun kızarttığı patlıcan kokusuna eşlik eden
toprak kokusudur.Çünkü yaz patlıcan kokar, domates şeftali kokar.Tüm kokular bir araya geldiginde de insanı bir
huzur kaplar sanki.

Salonun ortasinda kocaman siyah bir sehpam var benim geldigi gunden beri sevemediğim.Üstüne örtü örtmeyi sevmem
dakikasinda toz olur, kitap okurken ayaklarımı uzatirim konforsuzlugu kitap keyfimi böler. Üzerine vazo, tabak
ille birsey kormak zorundasinizdir, bu zorundalik bile stres yaratır bende ne koysam ne etsem diye. Yillarca bu
sehpayi atip L koltugumun ucundaki kocaman pufu ortaya koymayi planladim. Örtü yok konfor var, rahatlik var ne
olur dedim, ama nedendir bilemem o koca siyah sehpaya bağlandim bir yerinden hep. Altındaki dergilik bölümünü
mü sevdim, evliligimizin ilk eşyalarından biri oldugu icin mi bağlandim bilmiyorum, ama senelerce sehpayi ne
atabildim ne sevebildim. Günlerden birgun benzer sehpaya sahip olan kardeşimin taşındıgı yeni evine gittigimde
ortada sehpa olmadıgını gorunce heyecanlanıp ''ben de ortadaki sehpayi atmak istiyorum'' dediğimde aldığım cevap karşısında ana sorunun
sehpa olmadigini farkettim.Benim sorunum istedigim dile getirdigim hayal ettigim seyleri yapmak icin çaba sarfetmemekti,
hatta daha da korkuncu yapmamak icin diger taraftan bağlayıcı unsurlar bulup kendimi 'yapamamakla'' suclamaktı.

Ertesi gun işyerime gidip istifa ettim.Nasıl yaptim, nasil ettim bilmiyorum ama yillardir ayni sehpami istemedigim
gibi işe de gitmek istemiyordum. İlle hersey tam olmak zorunda mi hayatta ben sebepsizce, hatta sadece canim
istemedigi icin istifa ettim. On iki senelik aralıksız suren iş hayatıma sonunda sadece dinlenmek istedigim icin
bir anda ara verdim. İnsan sadece ''istedigi'' için birşey yapamaz mı? İlle mantikli gerekçeleri, nedenleri mi olmalı hayatta?

Şimdi...


Şimdi bir salı öğleden sonrası salonumda yağmur yağarken, saatin kaç oldugunu bilmeden, ayın kaçı olduğunu düşünmeden,
balkonumdan gelen fesleğen kokusu ile yazı yazıyorum.Eskiden telefonum çalarsa uyanırım korkusu ile dalamadigim oğle
uykularından neşe ile uyanıyorum. Hergun taze temekler pişiriyor ve üşenmeden facebookdaki gruba girip yazıyorum
ne pişirdiğimi.Sabahları erkenden uyanıp çay demliyorum ve evimde ikinci bardak çayımı saate bakmadan içiyorum, gazetemi
okuyorum. Hergun yatagımı topluyorum hem de cici örtülerim ile. Bir yere yetisme telasim olmadigi icin bakır cezvemde en kısın ateşte
ağır agır pişiriyorum türk kahvemi, yanında mutlaka bir bardak soguk su aliyorum, üşenmeden balkona cikiyorum.
Sardunyalarım, begonyalarım ile konusuyor, feslegenimi sevip elimi kokluyorum hemen. Öğlen yemeğimdeki
salatama balkonumdan nane kopariyor, likor olmak üzere güneşi çağıran vişnelerimi sallıyorum hafifçe. Bolllaşan
tüm pantolonlarımı terziye goturebiliyor, kişlık tüm montlarımı temizlikçiye goturmek icin vakit bulabiliyorum. Hatta oyle ki
temizlikci giderken Neroya ugrayip kahve bile içebiliyorum.Bugun Bab_ı Esrarı nerede okusam diye aniden evden
çıkıyor sonra aniden ana amacımın kitap okumak oldugunu unutup bir markete giriyor, markette gordugum tazecik
cevizlere aşık oluyor, hemen cevizleri alip eve gelip havuclu kek pişiriyorum. ''ben neden disari cikmistim'' diye
dusundugumde geliyor aklima unuttugum amacim. Yillarca biktigim ''sonuc odaklılıgımdan'' sıyrılıp birden keyif odakli
oluyorum. Zamanın aslında o kadar da hızlı gecmedigini, aksine ne kadar yavas oldugunu, yapilacak ne cok sey
oldugunu farkediyorum.











Trafik yokken, heryer tıklım tklım degilken sokaklarda yuruyor, fotograf cekiyorum. Sonra eve gelip yıllarca
küs oldugumuz zeytinyağlı dolmaya veriyorum tum pozitif enerjimi. Hadi dolma diyorum, hersey duzelmeye başladı bak,
beni gorenler yıllardır gozlerimin altında yapışmış olan morluklarımın bile gectigini soyluyor, cildin guzellemiş,
sesin durusun bile degismis diyorlar. Yıllardır hayalini kurdugum kitaplığı da alip monte ettik, daha kitaplarımı
yazar sırasına dizecegim sen de bana bir sans ver de guzelce bir dolma ola ne olur diyorum. Sanki beni dinliyor dolma,
cevap veriyor, anne dolması gibi oluyor hemen.






























Sırada çok şey var yapilacak, en cok da yazılacak!

Merhaba yeni hayatım!

Malzemeler

1/2 kg. dolmalık biber,
2 tane soyulmuş domates,
4 adet kuru soğan,
yarım su bardağı zeytinyağı,
1 paket dolmalık fıstık,
2 su bardağı pirinç,
1-5 su bardağı sıcak su
2 tatlı kaşığı nane,
2 tatlı kaşığı karabiber,
1 tatlı kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı tarçın,
1 tatlı kaşığı dolma baharı
yarım limonun suyu,
2 kesme şeker,
1 çay bardağı kaynamış su,


Hazırlanışı
1- Dolmalık biberlerin saplarını cıkarıp yıkayın, domatesleri 5-6 kucuk parçaya ayırın.
2-Zeytinyağında soğan ve dolmalık fıstıkları fıstıklar tarçın rengi oluncaya kadar kavurun.
3-1,5 su bardağı sıcak suyu ekleyin, ardından nane, karabiber, tuz, tarçın ve dolma baharını da ekleyerek kısık ateşte
pirinçler suyu çekene kadar pişirin.
4-Pişen harcı solmaların 2/3 u dolacak şekilde doldurun ve ustlerine kestiginiz domatesleri kapak olarak ekleyin.
5-Dolmaları bir tenzereye dizip yarilarına gelecek şekilde su koyup, limon ekleyin.
6-Kısık ateşte gerekirse tekrar sıcak su ekleyerek pişirin.


Devamı için tıklayın..

7.06.2010

Yenilik

Aylar aylar sonra işe gitmediğim bir gun kendi evimde yaziyorum bu satırları. Çok sevdigim bir dostumla baştan aşağı yenilediğimiz çalışma odamda, yine de eskilerden ufak birkaç izin kokusu ile dün ve bugünü birleştirmeye çalışarak. Güzel müziklerim, taptaze kahvem, bir de kavun kokulu el kremim var fonda. Ben bunları yazarken, ya da yazmazken bir şeyler akıp gidiyor ve biz ona zaman diyoruz değil mi? İstediğimiz şekilde geçirirsek ‘’mutlu’’ istemediğimiz şekilde geçirirsek ‘’mutsuz’’ diye adalandırdığımız anlardan oluşan zaman, ne yaparsak yapalım bir şekilde geçiyor işte. Önce dakikalar, sonra saatler günler, derken bir bakmışsın seneler geçmiş gitmiş. Geriye donüp bakıp gülümsüyor bir de özlüyorsan seviniyorsun mutluyum diye, bu kadar basit aslında mutluluk öyle mi?
Ruhumda bir perde ile uyandım bu sabah. Hani hayatında katlanmak zorunda olduğun bir sürü şeye katlandığın için karar veremediğin, etrafça ‘’ne istediğini bilmeyen şımarık’’ olarak tarif edilen, sadece daha fazla incinmemek, incitmemek için veremediğin kararlara olan tahammülünün sonu ile karşılaşırsın ya. Sen sabır edersin, düşünürsün halbuki siyah ya da beyazdır hayat sen neden inatla gride durursun ki? Neden mi? Kendi başına veremediğin birsürü kararı hayat senin adına versin ve sen de sorumluluk pişmanlık hissetme diye öyle mi? O kadar da kaçak değil.
Sektörümde önemli isme sahip olan bir firmanın tamamen kendi imkanları ile yaptığı araştırma sonucu bana yaptıkları görüşme talebi sonucu görüşme saatine 1 saat kala firmayı arayarak görüşmekten vazgeçtiğimi söyledim. Benim tanıdığım Zeynep nazik olmak, kırıcı olmamak adına bu trafikli ve yağmurlu İstanbul trafiğinde Tarabyadan Üsküdar’a gider, o görüşmeyi yapar sonrasında da teklifi reddederdi. Ama kimin ne düşündüğünün umrumda olmadığı bir sabaha uyandım diyorum ya, hayır olsun tüm bu değişimler..

Sonrasında bir güzel çay yaptım kendime. Kızarmış ekşi mayalı ekmek ve krem Fransız peynirine 1 bölüm Hause ekleyerek tam anlamı ile bir sabah yaşadım. Ardından bir SMS ile işe gitmeyeceğimi ilettim, sadece 1 SMS, ben bugün işe gelemiyorum… Kendimi saatlerce denedim ne kadar dayanacağım ofisi aramamak icin, ne zaman vazgeçip giyinip gideceğim diye ama olmadı, hala bu saatte umarsızca evdeyim, bir SMS daha atıp işi gücü sorasım bile yok, hatta merak bile atmiyorum. Yaklaşık 6 saattir kendi sesimi duymadım, telefonlara cevap vermedim, sadece müzik ve kahve var. Ben varım, iç sesim, aradığım huzur, güzel bir jazz albümü, yağmurun sesi, leylak kokulu duş jelimin buram buram aroması, bir de sabah yıkadığım çamaşırların beni mest eden deterjan kokusu… Yeni çamaşır yıkanmış ev bana hep öğlen okuldan dönüşleri hatırlatır. Yuva çok dinlendirici ve arındırıcı bir yermiş.

‘’Sadece aptalların dikkate alındığı bir dünyada yaşıyoruz, o halde kimse beni anlamıyor diye üzülmek neden’’ demiş Oscar Wilde. Bunu düşünüyordum günlerdir zaten, şimdi de bir güzel tecrübe ediyor yüzleşiyorum kendimle. Kimbilir neler dediler benim için değil mi? Görüşmeye gitmedi, işe gitmedi, zaten haftalardır dalgın ve mutsuz görünüyordu, beni aramadı bana anlatmadı, beni sevmedi, beni isyemedi. Ne derseniz deyin ben gerçekten iyi e mutluyum, bu yeni halimi paylaşmak isteyen varsa buyursun yanıma gelsin taptaze kahvem var.

Ne çok zaman oldu yazmayalı dostlar. Birçoğunuz benden özelden haber aldınız, eşim askerde ve ben annemin yanındaydım. Şimdi döndü ve ben de evime yuvama döndüm. Yavaş yavaş mutfağıma ve alışkanlıklarıma konsantre olmaya çalışıyorum. Evimi çok ama çok özlemişim, tadını çıkarmaya çalışıyorum. Yeniden evlenmiş gibi şaşkın ve beceriksizim mutfakta bu yüzden şu sıralar ekteki brushettalar, makarna ve kolay yemekler karnımızı doyuruyor bizim evde. Yanında bolca şarap ve keyif var. Yakında yeni tarifler ve öykülerde görüşmek üzere

Brushetta
2 dilim tost ekmeği
½ çay bardağı zeytinyağ
2 diş sarımsak
2 adet domates
5-6 yaprak roka
5-6 yaprak fesleğen
2 adet ceviz içi
1 yemek kaşığı rendelenmiş permasan peyniri

Hazırlanışı
1-Sarımsakları rendeleyip zeytinyağına ekleyin ve 30 dakika kadar bekletin.
2-30 dakika sonra tost ekmeklerini üçgen bir şekilde kesip üzerlerine zeytinyağı gezdirin.
3-Fırının sadece fan bölümünü çalıştırarak ekmeklerin üzerini kızartın, altı yumuşak kalsın.
4-Domatesi minik minik doğrayın, roka fesleğen ve cevizi de doğrayıp karıştırın.
5-Fırından çıkan ekmeklerin üzerine bu karışımı ekleyin ve en üste de toz permasan serpin.

Devamı için tıklayın..

1.02.2010

Mektup-1

Hani bana Cuma gunu dedin ya ‘’sen gelince Ankara’nın havasi isiniyor, halbuki burası o kadar soguk ki normade’’ diye. Sen nasil beni inandıramıyorsan Ankara’nın soguk olduguna ben de sen olmayınca nasil bir ben oldugumu sana, hatta kendime bile inandıramıyorum çoğu zaman. Oysa beni ben yapan şeyler o kadar basit ki, ama hepsi seninle beraber gittiler....

Biraz zaman gecti, uyuduk uyandık,ben seni özlemşsindir diye oradan oraya et yemeye sürüklerken, senin zorunla oturdugumuz o huzurlu restaurantta, ilk aksam yemegimizde ‘’Sen busun iste’’ dedin garsona siparis verirken, ‘’sen permasanlı roka salatasının yanında kırmızı sarap içen birisin, neden bir baskası gibi olup etrafındakileri mutlu etmeye calisiyorsun’’? Bir an kendime geldimo an, sahi ben neden sadece ben olamıyorum sence?

Neden her istedigimi net bir sekilde ifade edip, beni mutsuz eden seyleri hayatimdan cikaramiyorum? Oysa birbirimizi o kadar iyi tanyoruz ki biz seninle, mesela tam 28 gun sonra seninle birlikte kesintisiz gecen bu 2 gunden senin aklında kalan ve kalacak olan tek şeyin saatlerce sokaklarda elele yurumemiz oldugunu soyleyeceksin bana degil mi? Oysa daha ne cok sey yaptık seninle dusunsene...İstanbul’da, bu esir alınmıs 24 saatimizde, çogu yere soguktan, üşengeclikten ya da nedensizlikten araba ile giderken, birlikte elele, saate bakmadan, yonumuzu bile bilmeden yuruyebilmenin kıymetini anlayabilmek icin 6 ay ayrı mı kalmamız gerekiyordu seninle? Sokakta nedensizce, sebepsizce, vakitsizce elele saatlerce yuruyebilmek icin..... Ne çok şey için ayrı kalmamız gerekiyormus oysa yeni yeni anliyoruz degil mi?

Sonra belki erken yapilan bir kahvaltıdan sonra televizyon izlerken elele uyuyakalmamızı soylersin bana. Elimde telefon aramanı beklemeden, uyandığımda yalnız olmayacagimin bildigi huzur ile, korkmadan, sıcramadan, kabus gormeden bir ogleden sonrası uykusu cekmeyeli ne kadar oldu sahi? Biliyormusun ki bir Cumartesi ogleden sonrası sen evde Simpson seyrederken omzuna dayanıp uyuyakalmak, o uyku ve uyanıklık arasında televizyondan gelen seslerin bilindikliginin verdigi his dunyanın en huzurlu seylerinden biridir bu kadın icin. Sahi safak 103 mu demistin bugun telefonda, daha o kadar cok mu var gelmene...

En cok İstanbul’u ozledin biliyorum, Karakoyden Eminonune gecen kopruden asagiya bakıp gecen teknelere el salladigimiz o gun gibi bir gun yasamak istiyorsun hayalinde. Hatta belki canın sonra da Saray’da Supangle yemek isteyeceki yanında da buzz gibi bir diet kola. Sonra Selçuk Abi’yi arayip rakı kavun ve peynir bir de bizim CD’yi hazirlamalarını isteyip kendini boğazın hırcın guzelliğine teslim etmek isteyeceksin. Sahi sensizken sensizlik kadar çirkinleşen bu şehir sen varken bu kadar guzel olabilecek mi?

Simdi sen benden ellerimle yazılmıs, parmaklarımın kokusu sinmis mektuplar istiyorsun biliyorum. Burayi okuyanlar da ilgilerini cekebilecek başka konularda yazmamı. Ama ben bu aksam herkesin istegini toparlayamayacak kadar tarifsiz duygular icerisindeyim.Gun gectikce daha karmasiklasan, vakit gectikce gelişin yaklaştıkça rahatlayacagina daha bir gomulen ayriliga...

Bu sitenin sakinleri sen gelene kadar ‘’seni’’ yazmama kızarlar mı acaba?

Not: Bu tarifi de sen geldikten sonra sana hazirlayabilmenin umudu ve hayali ile yaptım. Çok sevecegine o kadar eminim ki.
Mantar ve sebzeli arpa şehriye salatası.

Malzemeler

2 su bardagı arpa şehriyesi
2 litre su
1 tatlı kaşığı tuz
2 yemek kaşığı zeytinyağ
2 adet kırmızı biber
1 adet kabak
1 adet patlıcan
1 su bardağı ince dogranmış mantar
½ su bardağı beyaz şarap
Karabiber
Kekik
1 yemek kaşığı tereyağ

Hazırlanışı

1.2 Litre suyu tencereye koyup kaynatın, şehriyeleri ve tuzu haşlanması içine ekleyin ve ara ara karıştırarak şehriyeleri haşlayın.
2.Derince bir tavada zeytinyağını kızdırın, biber, kabak mantar ve patlıcanı minik minik doğrayarak ekleyin
3.Beyaz şarabı da ekleyerek, sık sık karıştırarak sebzeleri pişirin.
4.Sebzeleri ocaktan almadan karabiber ve kekiği ekleyin.
5.Haşlanan şehriyeyi sebzelere ekleyip karıştırın ve ocagın altını kapatın.
6.Fırın ısısını 180 dereceye getirin ve tum bu karisimi derin bir borcama alın, tereyağını da ekleyip fırına verin ve 15 dakika pişirin.

Devamı için tıklayın..

23.01.2010

Divane Aşık Gibi

Güneş doğar, güneş batar, ama insan uyumaz bazen düşünür...

Günlerden Cuma, saat 00:49, ben varım şarabım var, bi de fırtınanın sesi, hani şu gunlerdir bekledigimiz fırtınanın naif sesi. Divane aşık gibi ‘’divane aşık gibi’’ yi dinliyorum. Ah diyorum, burda koynumda olsaydı, saat kaç olursa olsun uyandırırdı beni bu fırtınanın sesine, kalk Zeynep derdi, senin havan gelmis. Ve ben gecenin kacı olursa olsun kalkardım, çam ağaçlarına bakan salonun kucuk camının önüne oturur fırtınayı seyrederken elinde sıcacık bir bardak süt ve battaniyeyle girerdi salona. Bilmezdi ki ben fırtınaya degil onun gelme ihtimaline aşıktım oysa, yanımda olmasa fırtına neye yarar ki? Allahım diyorum gittiginden beri, ya benden once çeker giderse bu dünyadan, o zaman kim anlar beni, kim anlar geceleri uykumda kendimi acıtırcasına bagırışlarımı, korkularımı. Kim bilir benim en çok üzüm ekmek ve peynir sevdigim sabah kahvaltılarımı? Sahi ya uzun uzun anlatip ifade etmeye calismiyorum ki kendimi bir bakıyorum yeşil gözlerine, o anliyor beni de ötesini de...



Gunlerdir yazmamı bekleyen o kadar kişi var ki, biliyorum. Napıyorum, ne ediyorum merak ediyorlar. Çokça da yazı yazdım yayınlamak icin, ama hiçbirini ekleyemedim buraya, az evvel de hepsini sildim gitti yazıldıkları yerden. Günler geliyor ve geçiyor bu aralar, ben oylece duruyorum sanki, bir masanın altında çok büyük bir sarsıntının bitmesini bekler gibi. Basım ellerimin arasında, ne kadar acırsa acısın canım bitecek diyerek sabretmeye calisiyorum. İnsanlar ‘’Biraz daha alisabildin mi’’ diyor bana içimden kızıyorum onlara. Bu alısabilecegim, alısmak istedigim bir durum degil ki! Hem ben ‘’ilk bekleyen sen misin’ ciler kadar basit hissedemedim ki hayatta hiçbir zaman. Şu gun su saatte bu düşüncelerle başbaşa olan benim cunku başka kimse degil!!!

Kendimi yapayalnız hissediyorum çokça. Nasıl anlatırsam anlatayım anlasılmaz durumlar içerisindeyim. Bilgenin dedigi gibi, senin en çekici ama en zayıf yönün bu. Sahi ben de boyle miyim?

Koskoca bir hafta sonu var şimdi eskiden gecip bitmesin diye zamanı durdurmak istedigim şimdilerde bitsin de Pazartesi olsun diye saatleri saydıgım. Evimden, esyalarımdan, en cok da mutfagımdan uzaktayım, yine de fırsat buldukça mutfaga girip birşeyler yapmaya çalışıyorum. Fotograftakiler de gecen Pazar mutfakta Aretha Franklin dinleyip kendi kendime dans ederek yaptıgım portakallı kekler. Yalnızlıgı paylaşmaya iyi gelir!

Portakallı Cupcake

Malzemeler


3 yumurta
2 su bardağı şeker
1 su bardağı zeytinyağ
2 adet rendelenmiş portakalın kabugu
1 su bardağı taze sıkılmış portakal suyu
3 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 çay kaşığı tuz

Yapılışı

1-Fırın ısısını 180 dereceye getirin
2-Yumurta ve şekeri beyaz olana kadar çırpın.
3-Yağ, portakal kabugu rendesi ve portakal suyunu ekleyip karıştırın.
4-Un, kabartma tozu ve tuzu ekleyip cupcake kaplarına dökün
5-18-20 dakika kadar pişirin.


Devamı için tıklayın..