
Bugünlerde kendimi duygularımı aldırmış gibi hissediyorum. Görüyor duyuyor yaşıyor ağlıyor gülüyorum ama sanki hepsi bittiğinde geçip gidiyor beni terk ediyormuş gibi...
Yazdıklarımı okuyorum çokça ama sanki bunları ben yazmamışım gibi...
Sanki birşeyler özlüyor, ya da birşeyler ariyorum ama ne olduğunu bilmeden..
Düşünün ki dün gece Beyoğlu’nda bir meyhanede kocamla başbaşa içtiğimiz rakının yediğimiz börülcenin ardından, gülüşüne ömrümü verdiğim bu adamla bizim o huzur kokan balıkçımıza gidip, o sarhoş halimizle herkesin bakışları üzerimizde iskeleye masa çıkarttırıp, masamızda kavun beyazpeynir ve irmik helvası ile sadece ikimiz elele ve gözgöze, omuzlarımızda balıkçının şalları, sanki bütün İstanbul bizimmiş gibi, yarı gülüp yarı ağlayarak içtiğimiz rakıyı anlatmak gelmiyor içimden.
Bir Cuma akşamı işten çıkıp havaalanına gidip İzmir’e kalkan ilk uçağa binip, roka, yoğurt ve rakı ile izmir koklamak, sabah da uyanıp Efes’e gidip birsürü fotoğraf çekmeyi, akşamına da İstanbul’a dönmeyi istediğimi de anlatmak istemiyorum.
Gözümü kapatıp St. Michael meydanındaki heykelli havuza bakan o şehri tek etmeden önce oturduğum son cafede oturup şükretmeyi bile istemiyorum.
Bütün Pazar günümü prensese bu tacları yapmak için geçirdim.Niye yaptım, nasıl yaptım onu bile anlatasım yok.Bir önceki fındıklı kurabiye fotoğrafından sıkılanlar için bari fotoğrafı değiştirmiş, kendimden de haber vermiş olayım.
Bir bardak kahve ile gece gece Melon Şapka dinleyip eski fotoğraflara bakasım, dinlediğim yerde uyuyasım, rüyamda da özlediklerimi göresim var...
Devamı için tıklayın..