16.01.2014

Bir gün olsun

Bir gün olsun. Kaygisiz olsun. Zihnimdeki tüm düşüncelerden uzak, sanki aklımın kapısını kapatmışım gibi, sadece ruhumla başbaşa olabileceğim bir gün olsun.

İçinde kahkaha olsun. Tüm sevdiklerim yanımda. Mümkünse haber kanalları ve sosyal medya uzakta olsun ki hırsın ve doyumsuzluğun insanları nasıl insanlıktan çıkardığı ile ilgili kafa yormayayım.

Masallardaki gibi bir gün olsun. O masalın içinde yeşiller maviler pembeler, insan aklı neyi hayal etmek isterse sadece o renkler olsun. Masal olsun ki gerçek dünyadan bir an olsun uzaklaşabilmenin lüksünü kendime yaşatabileyim.

Bembeyaz, kolalı keten örtülerden hazırlanmış bir sofra, o sofrada porselen anne tabakları ile kristal anneanne bardakları olsun. Masanın üzerinde bir vazo, vazonun içinde pembe beyaz ve sarı güller olsun mis gibi koksun. Sofra olsun ki bu günün ağzımda bıraktığı tadı ruhumda bıraktığı tadla birleştirebileyim, ölümsüzleştireyim.

Güneş olsun, rüzgar olsun. Gözüm sadece masmaviyi görsün, baktıkça ruhum temizlensin, içim arınsın. Güneş olsun ki olmadığında tekrar doğabileceğini bileyim, umutlanayım.

Müzik olsun, müzik hiç susmasın. Şimdiye kadar hiç duymadığım bir şarkıya kulak kesileyim, şarkının sahibinin ve öyküsünün peşine düşeyim. Müzik olsun ki kalbimin de müzikle beraber ritim değiştirdiğini hissedeyim, bedenimi müziğin kollarına bırakabileyim.

Bir gün olsun. Kaygısız olsun. Paris'te olsun. Oğlum yanımda olsun. Olsun ki gözlerime bakıp güldüğünde aşka bir kez daha inanayım.

Simsiyah bir kahvem olsun. Yanında da havuçlu kekim olsun.

Havuçlu Kek
Not: Nemli, islak ve yumuşacık kekin formulunun içine süt koymamak olduğunu bilseydim, bugüne kadar yaptıklarıma kek demezdim.

Malzemeler

4 yumurta
1.5 su bardağı toz şeker
1 su bardağı sıvıyağ
2 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 tatlı kaşığı tarçın
3 su bardağı rendelenmiş havuç
1 avuç kırılmış ceviz
1 avuç kuru üzüm
1 avuç küşük küp kesilmiş elma




Devamı için tıklayın..

12.01.2014

Başka türlü birşey

Ne bir gündür, ne bir saattir anlatmaya çalışacağım an. Sadece bir andır, kimbilir belki de bir kaç sefer üstüste yaşanırsa uzatılabilecek kadar kısacık. Zaman da ardarda getirdiğimiz anlardan oluşmuyor mu zaten? Ömür de bu ardarda zamanlarla yaşanmıyor mu?

Yastıkların altına saklamak isteyebileceğim kadar bana ait, kilitli kapılar ardına hapsetmek isteyebileceğim kadar kıymetli. Ve kaybetmek istemediğim için endişe duyuyorum. Kahveyle, sigarayla, çikolatayla, hatta Barış Mançoyla bile ilgisi yok, sanırım sadece sessizlikle ilgisi var. Kapalı TV'nin, uyumuş çocuğun, sessize alınmış telefonun, günlerden pazar olmasının faydası çok büyük biliyorum ama saklamak istediğim bu anı yaratan hiçbiri değil sadece benim biliyorum. Uyku gibi bir hal. Birazdan da geçecek gidecek farkındayım, ama resmetmek istedim. Çünkü böyle anlara ihtiyacım olduğunda açıp okumak ve umut dolmak için buna ihtiyacım var.

Günlerdir aklıma takılan, içimden sürekli tekrar ettiğim bir şiir var;

Başka türlü birşey benim istediğim
Ne ağaca benzer ne de buluta
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava

İşte bu şiirdeki o yer şu an içimde!

Biri içeride uyuyor, diğeri yanımda uyuyor. Dedim da uyku hali gibi birşey, ama ben uyanıkım!

Mutlu pazarlar



Devamı için tıklayın..

26.12.2013

Aynaya baktigimizda gulumsedigimiz bir yeni yil gelsin

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. 
Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor.
Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ay´ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum.
Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.



Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum. Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum. Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay´a ´EVET!´ diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum. Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.

Oriah Mountain Dreamer (Kanadalı bir Kızılderili)


Not: Kahve ve Keyif o kadar sevdigim bir blog ki, ne zaman post yayınlasa karsisina gecip dakikalarca seyrediyorum blogunu. Bu yazıyı da bir kac ay once koymustu, blogumda yayınlamak icin izin almistim, yeni yila kismetmis
Devamı için tıklayın..

12.12.2013

İletişim

Ne söylediğin değil nasil söylediğin önemlidir demiş bir zat, bu laf da gelmiş benim hayat felsefem olmuş. Yıllardır söyler dururum, hayat o kadar da zor değil be dostum. Gün içerisinde delirmemek için çok basit bir çözüme ihtiyaç var, birbirleriyle etkileşim içerisinde olabilecek herkesi sokaga salmadan, eline telefon vermeden bir iletişim eğitiminden geçirmeli, hatta eğitim sonunda bir sınav yapmalı, bir de ehliyet vermeli, bu ehliyeti olmayanı da eve kapatmalı! Bu kadar basit.

Uçak biletimi almışım, güzelce parasını da ödemişim, vize başvurumu da yapmışım, ama aksilik bu ya seminerim tarihi değişmiş. Pat diye hemde. Herşeyin hakkında bir hayır vardır muhakkak diyip sinirlenmiyorum. Hatta o kadar sakinim ki, Poyraz mırıl mırıl oynuyor, ben de kahve içip müzik dinliyorum. Saat 18:00, hava kararmış, evde birkaç abajur yanmış, hani bir şişe şarap açsan şiir yazarsın, ev o kadar huzur kokuyor. 

Uçak şirketini ariyorum, ve çok basit bir soru soruyorum;

-İyi akşamlar Melis Hanım, şurdan şuraya şu tarih için satın aldığım biletimin uçuş tarihini değiştirmek istiyorum, yardımcı olabilir misiniz?

Kız rezervasyon numaramı alıyor, ve biletime ulaşıyor, ardından konu dünyanın en kompex konusuymuş gibi bana bıdı bıdı nefes almadan önünde çıkan texti okumaya başlıyor.

-Biletiniz promosyon bileti olduğu için tarihinde bir değişiklik yapılamıyor, iptal de edilemiyor.

-Promosyon bilet mi? İyi de ben bunun parasını verdim ne promosyonu?

- Parasını vermiş olmanız birşey değiştirmez hanfendi (hanımefendi değil), biletiniz promosyon bir bilet.

- Melis Hanım benim promosyondan anladigim şudur, bir bilet size hediye gelir, bir çekilişte kazanırsınız, ya da bir hediye çekiniz vardır falan filan. Ben bunu web sitenizden kredi kartımla aldım, promosyon nerden çıktı şimdi?

-Yalnız siz en uygun fiyatlı bileti almışsınız bu promosyon bir bilet

Tamam şimdi anladim durumu diyorum kendi kendime, çok basit bir açıklamayı ağzından cımbızla almam gereken bir müşteri temsilcisine denk geldim. Derin bir nefes al Zeynep uzun bir konuşma seni bekliyor.

-Sevgili Melis Hanım, sizin şirket içinde kullandığınız terminoloji beni hiiiç mi hiç ilgilendirmiyor, lütfen açıklamalarınızı yaparken benim anlayabileceğim bir dilde yapabilir misiniz?

-Konu çok basit Zeynep Hanım, promosyon biletlerinde genellikle değişim yapılmamaktadir.

Tabi dedim konu basit ama ben gerizekalıyım ondan anlamıyorum.

-Melis hanım rica etsem sesinizin tonlamısına dikkat eder misiniz?

-Buyrun Zeynep Hanım sizi dinliyorum (?!!!?^+^%)

-Melis Hanım bilette hiç mi değişiklik yapılmıyor? Genllikle den kastınız nedir?

-Promosyon biletlerinde genellikle değişim yapılmamaktadir. (Sesini yukselterek)

-Ok türkçe biliyorum, tekrar tekrar aynı cümleleri tekrarlamanızın bir faydası yoktur. Ama benim genellikle den anladigim sudur. Ben mesela genellikle çay tüketirim dediğimde arada kahve de tükkettiğim anlamını çıkarabilirsiniz. Bu genellikle den kastınız nedir?

-Promosyon biletlerinde genellikle değişim yapılmamaktadir. (Sesini daha da yukselterek)

Suratına kapattım. Öneri möneri ekibini aradım direk şikayet kaydı açtırdım. Hiç üşenmedim, üşenmeyeceğim. Durduk yere iki kelime ile anlaşabilecekken beni zorlayan, bana sesini yukselten haketmediğim anlar yaşatan kimsenin pelini bırakmayacağım. Yarım saate yakın derdimi anlattım. Tabiki telefona çıkan kişi çok özür diledi beni haklı buldu falan. Fakat kaydı dinleyip performans değerlendirmesi yapan kişi bugun beni arasi ki o başka bir yazının konusu olsun. Kendisine asla ve asla tatmin olmadigimi, bu konuşmanın peşini de ölsem bırakmayacağımı söyeyip kendisi ile olan konuşmayı da yine öneri möneri gurubunu arayıp ayrıca şikayet kaydı açtırdım.

Okuyanlar bilir bir Ladurre efsanem vardir ki iki üç yıl sürmüştür, bu da öyle süreceğe benziyor.

Velhasil hayat çok basit arkadaşlar, zorlaştırmayın, yıpratmayın. İletişim kuramıyorsaniz da ya öğrenin ya da evde çeviri falan yapın boşuna sokağa çıkmayın zararsınız.



Devamı için tıklayın..

22.11.2013

Dostlar

Eğer yazabilen biriyseniz, her durum, her olan, her kişi size yazdırabilir. Üzülürsünüz yazarsınız, sevinirsiniz yazarsınız, özlersiniz yine yazarsınız. Bazı kişiler size küfürler yazdırır, bazıları okyanuslar denizler..

Ama hayatta fonetik diye de birşey vardır. Ettiğiniz her laf, yazdığınız her kelime bir bumarang misali dönür dolaşır ruhunuza saplanır. Nefret yazarsınız mesela, F ve R harfini yanyana okurken sanki ünlem konmuş gibi içinizi sıkıştırır. Sonra aşk yazarsınız Ş ve K harflerini birlikte okurken bütün aşk bahçelerindeki bülbüller içinizde melodiler söylerler. Ve günün sonunda da kazançlı mı kayıplı mı çıkacağınız hep bu harflerde gizlidir aslinda. Bu kadar da basittir hayat.

Bu aralar benim hayatımda hep aşkın benzeri fonetikler var. Onları çekiyorum, onları istiyorum, onları alıyorum. Nefret benzeri fonetikler olmuyor mu? Kapının önüne koyup elimin tersiyle itiyorum.

Ne zaman sabah, ne zaman akşam olduğunu anlayamayacak kadar yoğun bir koşturmaca içerisindeyim. Ve farkettim ki bu denli dolu olunca yazabiliyorum, bu denli dolu olunca üretebiliyorum.

Tanrım benim hayatıma ne güzel dostlar serpiştirmiş, hayatta bundan kıymetli birşey olabilir mi? Hafta sonu bir melek vardı evimde kahvaltıya, bu yumurtayı ona yaptım mesela. Aylar hatta belki de yıllar mı demeliyim? uzun zaman sonra bizim evde pişen bir yemeğin fotoğrafını çektim. Çünkü o melek benim evime öyle güzel bir esinti getirdi ki, işte ben bunlarla besleniyorum.

Sonra bu sabah telefonum çaldı. Hani fiziken uzak ama ruhen yanyana olduğunuz dostlarınız vardır hayatta, işte onlardan biri aradı. Eskilerden, çoook eskilerden bir insana sahip olmak, ve onu kaybetmemek için çabalamak, onu hayatında tutmak için uğraşmak işte aşkların en güzeli. Telefonu kapatında baktım ki 41 dakika sohbet etmişiz, halbuki bana 5 dakika gibi geldi. Ve yine aynı serzenişi ettim, yıllardır bir çok yazımda bahsettiğim gibi: ''Tanrım, neden en sevdiklerim hep uzakta?''

Tarif çok basit, tost ekmeğini çay bardağı ile kesiyorsunuz, muffin kalıbının dibine koyuyorsunuz, sonra onu bir iki kaşık sütle ıslatıyorsunuz. Üzerine bir iki dilim sucuk, biraz kaşar rendesi sonra hoop diye yumurtayı kırıp fırına veriyorsunuz.
Devamı için tıklayın..

2.09.2013

Eylul



Ne cok sey yazdim eylulle ilgili buraya, ama icimde bitmek tukenmek bilmeyen eylul kelimeleri var ve sibelin de dedigi gibi insan kac eylul yasar omru hayatında?
Eylul bir musvetteyi okuyup dolu olanlari gercek olanlari temize cekmek gibi temize ceker herseyi. Koca bir yaz gecmistir, ve o yapis yapis, duzeninden sevdiklerinden ayri kaldigin, evini özlediğin herseyden ote kendini ozledigin gunleri geride birakır eylul. Ve durup dusundugun gunlerdir eylul. İci ivir zivir dolu koca bir torba gibidir omur, ve eylul o torbanın icinden kırgınlıkları, hayal kırıklıklarını, aci cirkin kotu herseyi ayıklar.
Koca bir fonetiktir aslında eylul. Nefret ve ask kelimelerinin fonetik anlamını bilen herkes icin soylendikce sakinlik getirir, dillendikçe huzur verir.
Eve donustur eylul. Hicbirsey dusunmeden sarfedilen zamanlar bitmis, hicbirsey dusunmeden sarfedilen sozler tukenmis, o sozler ve zamanlarla muhasebe donemidir. Hoyratca mi harcadim sindirerek mi sarfettime karar verme gunleridir.
Aslında para gibidir zaman. Elinde varsa hep olacak zannedersin. Ama parayla herseyi halledemedigini anladigin gun zamanla da hicbirseyin hallolmayacagini ogrenirsin. Yazıkki o gun elinde ne para ne zaman kalır, eylulun varsa sanslısındır.
Eylul guzeldir. Bana hep huzur getirmistir. Bu satırları okunan herkese de huzur getirmesini dilerim
Devamı için tıklayın..

16.04.2013

 Once klavyemdeki S harfim bozuldu, hamileydim hatta. Zaten kafamı toparlayip birseyler yazmak icin gereken konsantrasyon sürem oldukça düşmüştü. Oturup yazı yazmayı birak, bir filmi bile sonuna kadar izlememiyordum. Sonrasi malum gelişmeler zaten biliyorsunuz. Bilgisayarimin kapagini acmadigim aylar oldu. Dünyadan bilhaber yaşadım. Biraz biraz buraya yazıp rahatlamaya çalıştım, baktım ki içinde bulunduğum durumla yüzleşmeye bile gücüm yok ondan da vazgeçtim. Geçen hafta dinlediğim bir psikiyatristtten öğrendim ki yaşadığımın adı ''kaygi bozuluğu'' imiş. Her 100 anneden 4 ü kaygi bozukluğu yaşıyor ve sonucunda da kendine ya da bebeğine zarar veriyormuş. Ne yüksek bir oran değil mi? Açıkcasi itiraf etmek gerekirse kendime de zarar verdim. Fiziksel olarak değil belki ama ruhumu ezdim.  Bunca yıl buraya bu kadar tatlı şirin şeyler yazmışken şimdi böyle şeyler yazıyor olmak beni çok üzüyor ama sanirim gerçeklerle yüzleşmek ya da sağolsunlar benden haber bekleyenlere haber vermem gerekiyor.

Hala ciddi bir kaygi bozukluğum var. Mama sandalyesinden masaya uzenip bir parça ekmek alıp güzelce kemiren, ya da uykusu geldiginde elimden tutup beni yatağına götürecek kadar net, olumlu bir oğlum olmasina rağmen, bana göre her gün yemeyecek ya da uyumayacak bir oğlum var. 11 aydir 3 gece disari ciktim, ne yapiyor diye merak etmekten ne yediğimi anladim ne içtiğimi. Bir kez anneme bırakıp londraya gittim, uçaktan iner inmez ağlama komalarına girdim. Bakıcıya biraktigim ilk gün evin önündeki bir ağacın arkasına saklanıp evi gözekledim. En sevdiklerimden onlara vakit ayiramadigim icin kahreden cümleler duydum. Çocuğum olmadan önce eleştirdiğim ne varsa onu yapar oldum.

Ama tünelin ucunda bir isik görüyorum. Bir iki adım atsam gerisi gelecek, o aydinliga kavusacagim. Hamile bile kalmadan noktaladigim bir projem var, 2 yildir askıda. Onu sizlere duyurduğum gün ben uyanmışım demektir.

Sibeldigim, çok teşekkür ederim, ben de seni çok seviyorum ve özledim, en çok istediğim şey aranıza dönmek inan.

Lamacigim, iyiyim çok şükür, ama bundan iyi günlerim olmuştu:)

Nihancigim, minik kuzuyu kokluyorum, destek verdiğin icin beni anladigin icin cok tesekkur ederim.

Ve destek veren, benimle aynı şeyi yaşayan herkes, yanımda olduğunuzu hissettirmeniz nasil iyi geldi, iyiki varsınız.
Devamı için tıklayın..

24.09.2012

Henüz vakit varken

Şimdi bizi uzun bir kış bekliyor. Değişik bir kış. Yıllardır alışkanlığa dönüşmüş bir çok şeyden uzak, yeninin hayatımdaki anlami kadar da el değmemiş.
Poyraz doğduğunda birçok blogcu anne gibi ben de bir blog tutmayı düşündüm onun adına. Ama sonra o kadar negatif şeyler yaşadığımı farkettim ki, bunları günün birinde oğlumun okumasini istemedim. Kızım olaydı belki, çünkü o da günün birinde doğurur beni anlardı. Ama bir erkeğe bunları anlatmanın çok zor hatta yeriz olduğunu farkettim.
Herkes mi güzel yaşadı bu ilk günleri bir tek ben mi zor yaşadım, ya da herkes zor yaşıyor da anlatmıyor mu çok düşündüm. Doğumdan evvel hep annelerin doğum sonrası günlüklerini okumuştum. ''İki kişiydik, üç kişi olduk, mutluluğumuza mutluluk katildi,hayat şimdi başladı''

Çok mu şartladım acaba kendimi? Mutluluktan deliricem falan mi sandim? Evet 6 yillik zorunlu bekleyişten sonra en çok istediğim şey olmuştu. Evet böyle bir sevgi yoktu, daha önce kimseyi bu kadar çok sevmemiştim. Evet onun bir gülüşü için saatlerce başında bekliyordum. Ama ya ben? Açıkça söylemek gerekirse mutlu falan değildim. Herkes bu kadar kolay mı vazgeçiyor kendinden? Saç baş bir yerde, akşama kadar üzerimden çıkmayan gecelik, toplanmayan yatak, peynir ekmek kola üçlüsü, okijene en fazla yakın olabildiğim tek yer olan balkonda geçen saatler, neden ağladığını bilmediğim minik bir insan, olmayan sütüm, bitmeyen alerji, sarılık, sönmüş bir balon gibi bana bakan karnım.


Tüm bu fizikel değişimlerin yanında tutamadığım kalemim, okumayadiğim kitabım, içemediğim içkim, dinleyemediğim müziğim? Bütün bunların arasinda nasil mutlu olunur allah aşkına?

Mutlu olanların ya evde üç tane bakıcıları var, ya da evlerine gelen giden bitmiyor. Oysa ben Poyrazın uyuduğu şu dakikalarda daha kahvemi bilme içememişken toplanacak yatak, yerleştirilecek bulaşıklar, yıkanacak surat ve aç karnımı bir kenara bıraktım, sadece şu iki satırı yazabilmek için. Bitirene kadar uyanmazsa ne ala...

Tüm bunların yanında uyanır, yanına uzanırım dönüp yanaklarımı tutar ve bana kahkaha atar, evet bundan büyük mutluluk yok ama ben Zeynebi özledim! Hem de çok özledim

Üç gün olsun kaçmam lazım. Kendimi bulmaya, ben olmaya, gökyüzüne uzun uzun bakmaya, kahvemi son yudumuma kadar içmeye... Paris yanıp yıkılmadan!



HENÜZ VAKİT VARKEN GÜLÜM
Henüz vakit varken, gülüm
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
Volter rıhtımında dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından
sonra dönüp yüzümüzü Notrdam'a
çiçeğini seyretmeliyiz onun,
birden bana sarılmalısın, gülüm,
korkudan, hayretten, sevinçten
ve de sessiz sessiz ağlamalısın,
yıldızlar da çiselemeli,
incecikten bir yağmurla karışarak.

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımdan geçmeliyiz
söğütlerin altından, gülüm,
ıslak salkım söğütlerin.

Paris'in en güzel bir çift sözünü söylemeliyim sana,
en güzel, en yalansız,
sonra da ıslıkla bir şey çalarak
gebermeliyim bahtiyarlıktan
ve insanlara inanmalıyız.

Yukarda taştan evler,
girintisiz, çıkıntısız,
birbirine bitişik
ve duvarları ayışığından
ve dimdik pencereleri ayakta uyukluyor
ve karşı yakada Luvur
aydınlanmış ışıklarla
aydınlanmış bizim için
billur sarayımız...
Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
şu Mayıs gecesi rıhtımda, depolarda
kırmızı varillere oturmalıyız.
Karşıda karanlığa giren kanal.
Bir şat geçiyor,
selamlıyalım gülüm,
geçen sarı kamaralı şatı selamlıyalım.
Belçika'ya mı yolu, Hollanda'ya mı?
Kamaranın kapısında ak önlüklü bir kadın
tatlı tatlı gülümsüyor.

Henüz vakit varken, gülüm,
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm...
Parisliler, Parisliler,
Paris yanıp yıkılmasın...

NAZIM HİKMET

Devamı için tıklayın..

15.08.2012

Yine gulecek bi neden lazim

Okul kayitlari, forma kitap telasi, bahcede aksamlari hirka girmeye baslamalar gibi klasik bir yaz sonu telasi benimkisi. Uc koca yaz tatili ayindan sonra kislik eve dondugunuzde kapiyi actiginiz an burnunuza gelen kokudur benim icin kis kokusu. Biraz pastirma yazi biraz kuresel isinma zavazingolarindan sonra havanin sogudugu ilk gun baslar benim icin hayat. Ve iyi ihtimalle hidrellezden birkac hafta sonra dusen sari sicakla bitiverir.

Cok terledim ben bu yaz, kadin olmak heleki lohusa olmak kirk derece sicagi insana zindana cevirebiliyor. Ama az kaldi aksam serinliginden anlayabiliyorum. Once paca parca kisliga tasinma, ardindan poyrazin kuculen kiyafetlerini ayiklamaca, ona kislik alisveris yapmaca. Verilmesi gereken kilolar, tekrar barisilmasi gereken mutfak hayati, sonu belli yazilacaklar, pisirilecek keklere eslik eden ev kahveleri. Bu is yilbasi agaci hayallerine kadar uzanir. En iyi hepsini organize edecek bir defterle baslamali ise. Yapacak cok sey var.
Devamı için tıklayın..

28.07.2012

oglum


Mavis bir oglum var benim. Olmasini hep hayal ettigim gibi guleryuzlu. Basina gelen hicbirseyde mizmizlanmayan, istedigi seyi yaptirana kadar ugrasan. Bazi sabah babasinin kopyasi, bazi sabah sadece kendine benziyor. Ne baskalari gibi uslu, ne digerleri gibi mizmiz, deyim yerindeyse nevi sahsina munhasir.  Anneannenin sevkatli catisinin altindayiz. Bir yanimiz patir patir meyve doken dut agaci, diger yanimiz masmavi deniz. Gecelerimiz uykusuz gunduzlerimiz sicak. Ama herseyin bir sonu var biliyorum. Gunes kaybolacak hava serinleyecek oglum buyuyecek. Sabrediyorum. Bense derin bir pospartum icindeyim hala. Yerine oturmayan hormonlar, kokunden degisen bir hayat, cok hizli akan zaman ve bolca vakitsizlik pesimi birakmiyor. Rujunu surmeden balkona cikmayan ben aynalara bakamaz oldum. Hamilelik boyunca kapanan istahim dogumdan sonra artti. Yedikce yiyor kilo aliyorum. Icimin taaa derinlerinde yazacak cok seyim var vakit ariyorum. Yine de bu gelgit dolu hayatin ortasinda dizginleyemedigim bir ask var icimde. Daha once de yazmistim, kimseyi sevmemisim meger bugune kadar...
Devamı için tıklayın..

1.06.2012

Hoşgeldin




Nasıl olacak diye merakla beklediğim günlerin birinde, bir sabah gelmeye karar verdin. Herkes uykudayken farkettim yola çıktığını, once güzel bir duş aldım, sonra doktoru arayıp bilgi verdim. Hastane saatini kararlaştırdığımız zaman da babanı uyandırdım. O ana kadar bir sen bir ben biliyorduk kavuşacağımızı. Sonra zincir gibi birbirine bağlandı halkalar. Bir saat içinde sevdiğimiz, görmek istediğimiz herkes hastanede yanımızdaydı.

Hep diyordum ya sesini duyup sağlıklı mı diye sorduğumda tam olacak herşey bende diye. İlk çığlığını duyduğumda seninle birlikte ben de ağlamaya başladım. Sonra elimi tutan babana dönüp sağlıklı mı diye sordum. Baban evet diyince gözyaşlarım sel oldu aktı.

Sonra seni kucağıma verdiler. Bembeyaz yüzünün ortasında kıpkırmızı, kiraz kırmızısı dudaklarını bükmüştün. Altına bir öğücük kondurdum, gözlerini açıp bana baktın. O gözleri gördüğüm zaman anladım ki ben hayatta kimseyi gerçekten sevmemişim.

Benim hayatım hiçbir zaman tıkır tıkır işleyen bir saat gibi olmamıştır ya, birsürü aksilik bizi buldu bu sefer de. İnsanların hayat boyu unutmak istemeyeceği anıları, benim hayat boyu hatırlamak istemeyeceğim anılara dönüştü. Günlerce hastaneden çıkamadık. Uykusuzluktan, halsizlikten ve moralsizlikten gece yarısı hastane koridorlarında öğürürken bile o ilk anki bakışlarını bir kez daha görebilmek için ayağa kalkıp yanına geldim. Ne uyudum, ne yemek yedim. Sadece sen gözlerini bir kez daha aç da bana bak istedim.

Ama bunca şeyin arasında bile bir kez bile ağlamadan, sanki anneni daha da üzmek istemiyormuş gibi bir kez olsun sizlanmadan herşeyi atlattın ya. O zaman dedim ki benim çok cesur bir oğlum var. Adın gibisin sen. Kararlılığın ve istikrarın karşısında hiçbir yaprak, hiçbir toz duman bırakmadan esip hissettiriyorsun kendini. Poyrazsın sen. Annen gibi baban gibi boğa burcusun.


Şimdi evimizdeyiz. Aylarca senin için hazırladğım odanda mışıl mışıl uyuyorsun. Birazdan karnını doyurmak için uynacaksın. Ve ben seni doyururken kokunu içime çektiğimde, her seferinde olduğu gibi yeniden doğacağım. İyiki geldin, iyiki bizi seçtin. İyiki bu yaştan sonra aşk’ın ne demek olduğunu bize yaşatıyorsun.

Hoşgeldin.






Devamı için tıklayın..

8.05.2012

Az, çok az kaldı



Geçen gün bir arkadaşıma doğuma az kalması sebebi yüzünden kendi kendime duyduğum endişelerimden bahsettim. 7 Yıldır evliyim ben dedim. Bu 7 yılda o kadar özgür bir hayata alıştık ki biz. Ve birbirimizle paylaştığımız bu hayatı o kadar çok sevdik ki. Yine dünyaya gelsem, yine sadece bir kez yaşama şansım olsa hayatı, o zaman da aynı adamla bugüne kadar yaşadıklarımı yaşamak isterdim dedim. Şimdi de bu hayata biraz ondan biraz benden bir minik insan katıyoruz. Poyrazı çok seveceğimi, onunla çok güzel bir hayat yaşayacağımı biliyorum elbet ama insan yaşamadığı ya da tatmadığı duygular hakkında endişeye düşebiliyor bazen. Bencillik mi ediyorum acaba dedim. Kulağımda dilediğim bir müzik, kafamın estiği saatte evden çıkıp yorulana kadar yürüyüp telefonuma bile cevap vermediğim günleri yaşayamayacak olmak beni korkutuyor biraz dedim. Arkadaşım bana o kadar güzel bir cevap verdi ki. ''Ben de seninle aynı endişeleri hatta daha fazlasını yaşamıştım Zeynep, ama Emre doğduktan sonra ondan önceki hayatımın ne kadar renksiz, ne kadar boş ve amaçsız bir hayat olduğunu farkettim''



Gerçekten çok etkilendim. Sen nasıl bir anlamsın ki bana bir daha dünyaya gelsem yine yaşamak isteyeceğim hayattan daha da anlamlı şeyler yaşatacaksın dedim oğluma. Ben sana nasl bir aşk duyacağım, ve aşkı nasıl anlatacağım düşündükçe bile kalbim yerinden çıkacak gibi geliyor.

Diyorum ya neye, kime benzediğinin ne önemi var diye. Sesini duyduğum an doktora ''sağlıklı mı?'' diye soracağım. ''Evet'' cevabını aldıktan sonra uzun uzun ağlayacağım. Döktüğüm tüm gözyaşları senden önceki günahlara ait olacak, sensiz de mutlu olduğumu sanarak işlediğim günaha. Sonra seninle yepyeni bir hayata başlayacağım. Ruhuna dokunmaya çalışacak, aşkını tanımak için çaba göstereceğim.

Sen böyle bir şeyken, sen varsın diye ojesini bir haftadır tazeleyemediğinden şikayet eden anneyi neyliyim?

Üç mü beş mi kaldı kavuşmamıza? Çok az kaldı...

Devamı için tıklayın..

24.04.2012

Çamaşır Kurutma Makinesi

Fotoğraftaki kurutma odası bana ait değil, ama olsa keşke. Fakat en azından artık zamanımı yari yarıya kısaltan hem de hakkında günlerce konuşabileceğim kadar beni mutlu eden bir kurutma makinem var. Daha fazla odası olan bir evim olursa onlardan birini muhakkak çamaşır odası yapacağım, hem de bunun gibi pembe ve çiçek bahçesi gibi!

Birçok arkadaşım tavsiye etmişti bana kurutma makinesini. Ama nereye koyarim, gereksiz bir masrafmı acaba diye düşüne düşüne ertelemiştim hem neler kaybettiğimi bilmeden.  Evimiz üç odalı bizim. Biri yatak odamız, diğeri çalışma odamız, diğeri de giyinme, çamaşır kurutma ve ütü olarak kullandığımız bir oda idi. Fakat bunlardan birini Poyraz'a oda yapınca yatak odamız dışında kalan diğer odayı resmen bir ardiye odasına çevirdik desem yeridir. Büyükçe bir gardrop, irice bir şifonyer, duvardan duvara bir kütüphane ile oda tamamen doldu. Hatta o kadar doldu ki evimin ev sevdiğim yerlerinden biri olan, bütün yazılarımı yazdığım çalışma masam bile balkona çıktı.



E durum böyle olunca da çamaşır kurutma ve ütü için de aynı odayı kullanır olduk. Odanın o kadar çok işlevi vardı ki, mesela iki saat odayı toparlamasam kapıdan taşacak kadar karışıyordu. Burasi bizim evimiz, başka bir odamız yok falan diye avuttum kendimi. Çamaşırları mayıstan sonra havalar düzelince ekime kadar falan balkona asıyorum zaten dedim. Ekimden sonra da bakarım dedim. Ta ki Poyraz'ın kıyafetlerini yerleştirmek üzere yıkayana kadar. Ufacık tefecik bir sürü kıyafeti bir makinede yıkadık yıkamasına ama el kadar şeyleri yıkamak kısa programda 30 dakika, asmak ise 45 dakika falan sürdü. Bu arada tecrübesiz annenin el kadar görünen penye battaniyelerin hepsini tek makinede yıkamak istemesiyle aşırı yükleme snucu makine bozuldu ve ıslak çamaşırların hiçbirini sıkmadan bana geri verdi. Herbirini küvette elle sıkarak tam anlamı ile kurutmak da yaklaşık 3 koca günümü aldı.

Poyraz geldikten sonra daha sık çamaşır yıkayacağımı düşünerek, bu cinnet anının da cesareti ile bir anda kurutma makinesi aliverdik, ve iki saat sonra gelip kurdular.

Ben hayatımda hiçbir ev işinde böyle bir konfor yaşamadım. Bir kere bir sürü çamaşırı tek tek psikopat gibi silkeleyerek, belli yerlerinden mandalla bir yerlere tutturmaya çalışmak yok. Sonra onların minumum iki gün ortalarda durması yok. Çamaşırlığa sığmayan çarşaf battaniye gibi şeyleri kapı üstlerine sermek, habersiz bir misafirde önce onları toplamaya çalışmak yok. Ortada çamaşır kuruma askısı, mandal gibi ıvır zıvırlar yok. En ama en avantajlı tarafı da birsürü çamaşırı ütülemek yok! Evet yanlış durmadınız, kullanmayanlar için özellikle söylüyorum. Kurutma makinesi çamaşırları sanki üzerine ütü sürülmüş gibi sıcacık çıkarıyor. Bu sırada pijama, evde giyilen tisort, iç çamaşırı, çarşaf gibi şeyleri düzgünce katlayıp elinizle düzelttiğiniz an ütülenmiş gibi oluyor. Yani ütü içi bir tek gömlek ve yakalı tisortlere kalıyor, - ki bu bile bir kurutma makinesi almak için çok yeterli bir sebep.

Fiyatına gelince. Benim aldığı  makinenin beş katı fiyatına bile makine var. Biri yünlüleri de kurutuyor, biri bilmemne yoğuşturmalı, biri A sınıfı enerji şeysi. Valla üç makine çamaşır yıkayıp aynı anda kurutturuyorum, böylece enerji tasarrufunu kendim sağlıyorum. Yünlüleri her zaman her giyişimde havalandırır çok şeyrek yıkarım, onu da kurutmayıversin.

Diyeceğim şudur ki şiddetle tavsiye ediyorum. İlk kullandığınız gün benim gibi başınızı taşlara vuracaksınız. Ama zararın neresinden dönerseniz kardır!

Devamı için tıklayın..

16.04.2012

İlk


Ne çok hikaye yazıldı sen aklıma düştüğünden beri. Herşeyin yerli yerinde olmasının sanki bir zorunluluk olduğu hayatımızda, sen yine herşey gibi tam beklediğimiz, istediğimiz zamanda geldin. Şart mıydı bu kadar hazırlık, gerekli miydi bu kadar ‘’gereklilik’’ ? Kim bilebilir ki?

Önce amanszca tükettik bol olan zamanımızı. Tenimizin tenimize her an değebilme özgürlüğünü günlerce elele yasadik. Sayısız film izledik, aklımıza esti Sezen Aksu geceleri düzenledik sarhoş olduk, aklımıza esti erken yattık erken kalkıp yol aldık. Güzel konserlere gittik, ruhumuzu melodilerin özgürlüğüne saldık, rüzgar nereye, gönlümüz oraya..

Sonra olmazsa olmazlar oldu hayatımızda. 3 kaybettiysek 1 kazandık, ama huzurumuz hep 3-1 ondeydi hayata karşı, üzülmedik. Çünkü gün içinde ne olursa olsun, akşam olduğunda eve gelip omuzunda saatlerce ağlayabileceğin birinin olduğunu bilmek güçlü kıldı bizi. Yalnızca bir eş değil, herşey olduk birbirimize. Arkadaş, dost, anne, baba, ekmek, vatan… Biri azıcık silinse diğerinin ucundan tuttuk ayağa kalktık.

Havanın birden bire karardığı ve aylarca güneşin ucunu bile göstermediği bir ayrılık yaşadık. Kıymet denilen şeyin en incesini biliyorduk da, iki insan ne kadar daha kıymetli olabilir birbirine bir kez daha anladik. Sonra kavuştuk, sarıldık, günlerce ağladık. Onu da bitirip arkamıza attik.

Sonra seni beklemeye başladık. Tüm bunlar olurken, sıcakta-soğukta, yazda-kışta, iyide-kötüde, umutta- umutsuzlukta bizi ayakta tutan, bize iyi gelen tek şey vardı: Bu yüzden ismin Poyraz oldu. Gel de serin ferah rüzgarlar getir hayatımıza, nane şekeri gibi boğazımızdan tüm bedenimize iyilik ver, iyileştir, dinçleştir bizi diye..

Şimdi sadece günler kalmışken insanlar bana tek bir soru soruyorlar: ‘’Kime benzeyecek acaba?’’ Kaşın, gözün, yüzün kime benzemiş umrumda mi? Ya aynadaki tanıdık halime benzeyeceksin, ya da ömür boyu yüzünü görmek için can attığım adama. Ben ‘’Nasıl biri olacaksin’’ en çok onu merak ediyorum. En çok hangi müziği dinleyeceksin örneğin? Hangi yazarın kitapları seni en çok etkileyecek? Hangi yemeği seveceksin? Kahveni baban gibi şekersiz mi içeceksin? Bir piyano miriltilari mi dinlendirecek seni yoksa kanunun acıklı halleri mi?

Ne olursan ol, kime benzersen benze, kıymetlimsin, senelerdir beklediğimsin. Bunu bil yeter.
Devamı için tıklayın..

12.04.2012

Özlem

Çok zamandan beri yazmadığımı, hatta yemek tarifi paylaşmadığımı farkettim. Geçmişi farkedip, özleyip ''mış gibi'' yapınca aynı tadı alır mı insan? Hiçbirşey geçmiş gibi olur mu? Olmaz. Bilirsin geçmiştir bitmiştir, daha güzelini de yaşamışsındır, ama geçmiş denen meret işte o kadar tatlıdır ki, çıkmaz aklından, tadı düşmez dilinin ucundan...

Yeni tarif denemeye, hatta yemek yapmaya, fotoğrafını çekmeye, paylaşmaya, yazamaya engel koca bir göbeğim var bu dönem. İki domates doğrayıp nefes nefese oturuyorum. Oturunca yatmak istiyor bedenim, yatınca her yanım uyuşuyor kalkmak istiyorum. Her annenin bahsettiği ''en ağır'' son aya girdim. Heyecanla bekliyorum içimde büyüttüğüm küçük adamı. Bu küçük adamla ilgili çokça duygum var da, bir sonraki yazıya..

Hamilelik benim konsantrasyonumu neredeyse sıfıra indirdi. Bir fincan kahve, bir müzik ve kağıt kalemle saatler geçirebilen ben, bırakın yazmayı, bir köşe yazısını bile sonuna kadar getiremez oldum. Film izleyemiyorum mesela. En son okuduğum, hatta okuduğum demeyelim ara ara karıştırabildiğim kitap bebek bakımı ile ilgili birşeylerdi. Bu da bana Zeynep'i nasıl kaybettirdi bir bilseniz. Biri var benim içimde ama ben değil. Doğum yapıp, üç beş ay sonra toparlanıp hayatımı acilen eski düzenine benzer bir duruma getirmeliyim. Kahveme, ve sigarama kavuşabilirsem tabi.. Temmuzda Morissey, Ağustos'ta da Goran Bregovic İstanbulda olacak. Her ikisinde de gözlerimi kapatip ruhumu serbest bırakma hayallerim var, iki kadeh de şarap içebilsem daha ne isterim, kader kısmet ederse tabi..



Ekte fotoğrafını gördüğünüz şey bir dilim tiramisu. Fotoğraf demeye de bin şahit ister ya, ne eğilebiliyorum, ne çok fazla ayakta durabiliyorum ancak bu kadar oldu. Kaç zamandır canım istiyordu niyetleniyordum yapmaya, bugüne kısmetmiş. Bloglardan bir sürü tarif okudum, kendi keyfime göre derledim. Bence çok lezzetli en önemlisi de çok hafif oldu. Yediği herşeyin reflüye dönüştüğü hamilelere ısrarla tavsiye edilir.

Tiramisu

Malzemeler

2 su bardağı süt
2 yemek kaşığı un
4 yemek kaşığı toz şeker
1 paket labne peyniri

1 paket kedi dili bisküvi ( ben tam 21 tane kullandım, pakedin geri kalanı arttı)
1 shot espresso
1 shot hare kahve likörü
1/2 su bardağı sıcak su

üzerine serpmek için kakao

Hazırlanışı
1-Süt, un ve şekeri tencerede kaynayana kadar karıştırıp krema elde edin.
2-Ocağın altını kapatıp bu kremaya labne peynirini ekleyin ve iyice karıştırın.
3-Espresso, likör ve sıcak suyu karıştırın.
4-Baton kek kalıbını folyo ile kaplayın.
5-En alta bir kat krema dökün
6-Üzerine kahveye batırdığınız kedi dili bisküvilerden dizin.
7-Sonra yine krema döküp tiramisuyu bu şekilde tamamlayın.
8-Soğuyunca buzdolabına kaldırın ve 3-4 saat dinlendrin.
9-Kalıptan çıkarınca da üzerine kakao serpin.


Devamı için tıklayın..

10.02.2012

Ne söylediğin değil nasıl söylediğin önemlidir -2

Beni merak edenlere, yazdıklarıma iyiniyet ile yorum birakanlara, okumak isteyenlere kocaman bir merhaba. Bunun disindakilere, özellikle yazıklarımı antipatik bulanlara beni okumamalarini, bana ait bu alana uğramalarını şiddetle tavsiye ederim. Zira kimseyi buraya zorla getirmiyorum, hem geleyim hem okuyayim hem de şikayet edip söyleneyim deyince ortaya acinasi bir durum çıkıyor zira. Beğenmiyorsanız okumayın bu kadar basit. Hayat çok kısa, vaktinizi antipatik bulduğunuz şeylere harcamayın. Dışarısı, kar falan çok güzel gidin tadını çıkarın.

Bu söylediklerimden olumsuz eleştirileri beğenmediğim sonucunu da çıkarabilirsiniz, onu da açıklayayım. Bir önceki yazımın başlığında da olduğu gibi bana göre ''ne söylediğimiz değil nasıl söylediğimiz'' önemlidir. Konuşmayı bilmeyenler önce konuşmayı öğrensinler, sonra olumsuz eleştri yaparlar. Öteki türlü hem kekeme hem geveze durumu ortaya çıkıyor. Konuşamıyorsan susacaksın.

Haa bir de artık bana ''Adsız'' ile yorum bırakanların yorumlarını yayınlamayacağımı duyurmak isterim. Çünkü biri bana hem ''Zeynepcigim'' diye adımla hitap edip hem de yorumunun sonuna kendi adini yazma nezaketinde bulunmuyorsa o yorumu yayınlamaya gerek duymuyorum malesef. Adını sanını söyleme cesaretinde bulunmadan saygısız yorum yapanları da bilinmeyen numaradan arayip ses dinleyen sapıklara benzetiyorum. O kişilerle de aynı ortamda bulunmak istemiyorum haliyle.

Durum fotoğraftaki gibidir. İstanbul buz pisti, hamileler evde cam kuşu durumundadır. Bol kahve, kitap, film, yemek ile geçen günler sona ersin, kendimi sokaklara atayım istemekteyim. Felaket tellalı hava durumu tahmincileri ise salı günü tekrar kar gelecek demekte, çıldırasim geliyor. Sabır sabır yaaa sabır
Devamı için tıklayın..

21.12.2011

Ne söylediğin değil nasıl söylediğin önemlidir

Herşey değişiyor bu aralar bizim evde. Minicik birine yer açabilmek için koca koca eşyalar yer değiştiriyor, bütün ev ayağa kalkıp yeniden düzenlenmeye çalışıyor. Yüreğimizde, hayatimizda ona yer açmak için az mı uğraştık senelerce, varsın eşyalar da biraz rahatsız olsunlar...

İnsanları kategorize etmeyi hiç sevmem ama bazen de kategorize etmekten başka çıkar yolumuz kalmıyor sanki. Mesela son 4 aydır yedisinden yetmişine ''Türk Kadını'' nın tatminsiz ve doyumsuz olduğu kanaatindeyim. Şöyle ki ne söylerseniz söyleyin onlara bir türlü yetmiyor kanımca. Çook eskileri düşünün mesela flörtün vardır ne zaman ciddileşecek diye sorarlar. Adam gelir seni babandan ister nişan ne zaman derler. Süslü püslü nişan yaparsin düğünü merak ederler. Allı pullu gelin olursun çocuk sormaya başlarlar.

İşte bu soruları bıkmadan usanmadan soran kişiler de hamile kaldiğin andan itibaren kendileri sorup kendileri cevaplar bir hal içerisindeler. Hiçbir zaman içimde bulunduğum durumu saatlerce ve her fırsatta anlatıp karşımdakini bunaltan, bulandıran biri olmamışımdır. Öyle ki girdiğim ortamlarda bile hala ''aaaa göbeğin çıkmış'' seslerine bile gülümseyerek teşekkür edip başka konulardan konuşmaya çalışıyorum. Başka konuşacak konu mu yok arkadaşım niye hep benden, ve sadece benim başıma gelmiş gibi görünen birşeyden bahsediyoruz?

Neyse bunu hissettirip çaylarımızı yudumlarken meraklı gözlerden biri seni şööyle baştan aşağı süzdükten sonra o çok merak edilen soruyu herkes adına soruverir; '' Kaç kilo aldın sen şimdi?''

Sanki karşımdaki gerçekten benimle ilgileniyormuş gibi nezaketle ve güleryüzle cevap veririrm ''3,5''. Bu nedir? Ben böyle bir soru sorsam bana bu cevabı veren kişiye büyük olasılıkla ''aaaa ne güzel insallah boyle cok kilo almadan tamamlarsın'' gibilerinden bir cevap veririm. Ama bu bahsettiğim türk kadınına bu cevap yakışmaz elbet. Elindeki çayı sehpaya bırakan türk kadını hemen başlar cümlesine ''OOOO 4 ayda 3,5 kilo hiçbirşey değil, sen asıl bundan sonra şişicen....''

Neden şişiyorum? Ben günde kaç saat spor yapıyorum sen biliyor musun? Ne yiyorum haberin var mı? Artı böyle cevap vereceksen bana neden bu soruyu sordun? Kilomla mi ilgileniyorsun yoksa içine düşeceğim durumları gözlenlemekten mi zevk alıyorsun?



Bu sorular bu cevapler yetmiyor bu insanlara. İlk 3 ay miden bulaniyor mu diye soranlara evet çok kötüyüm yatiyorum hamilelik ne zormus diye cevap verdiğimde bana hemen '' ay bu da birşey mi hele bi karnın şişsin, gece uykuların kaçsın, ordan oraya yuvarlan ban sana soracagim'' dediler. Öliyim mi ben şimdi? Başka anlatacağın olumsuz birşey var mı?

Çok uyuyormusun diyenlere mesela saf saf ''ay evet gece gunduz uyuyorum'' dedigimde ''uyu uyuyabildiğin kadar, hele bir cocuk gelsin bu gunlerini ararsin'' diyorlar.

Anlamiyorum. Cesaret mi vermeye çalışıyorsun, gerçekleri mi göstermeye çalışıyorsun yoksa kendi çektiğin eziyetleri ille başkasının da yaşadığını görüp kendini mi rahatlatmaya çalışıyorsun?

Belki çok sakin, çok güzel uyuyan, çok uyumlu bir çocuğum olacak benim? Belki sadece 9 kilo alacağım hamlieyken? Belki karnım öyle kapılara bacalara sığmayacak kadar şişmeyecek? O zaman ne yapacaksın?

Bu tür insanları anlamiyorum. Ve artık çoğunu tersliyorum. Bebek doğdıuktan sonra ay hele bi ek gıdaya geç o zaman görücem seni, hele bi yürüsün, hele bi okula başlasın sesleri hiç bitmeyecek biliyorum. Senin yaşadığın hiçbir zoruluğun onlar için önemi yok cünkü onlar ennn büyüğünü ennnnn zorunu yaşamışlar, senin yaşadığın ne ki? Bu yüzden bu nsanları vakit varken yavaş yavaş hayatımdan çıkarma uğraşındayım.

Birkaç ay sonra ''Nasıl doğum yapacaksın'' diye soran bu kişilere eğer hala saf saf '' normal doğum istiyorum'' diye cevap verirsem bana duydukları en iğrenç, en zor, en kanamalı normal doğum hikayelerini anlayacaklarından da eminim.

Diyorum ya çok şey değişiyor bir minik gelecek diye, daha da çok değişeceğe benziyor....


Devamı için tıklayın..

15.12.2011

En güzel haber

Öyle bir mevsimdeyiz ki bu günlerde, herkes umut peşinde, güzellikler, iyiliklerin peşi sıra koşuşturuyor. En umutsuzu bile unutmak istiyor 2011!i, yeni yıl güzel şeyler getirsin istiyor. Halinden en memnunu ise 2012 de böyle güzel olacak mı acaba diye geçiriyor içinden.

Etraf cıvıl cıvıl, kırmızının o kanımızı kıpırdatan enerjisi her yerde. Bir çoğumuz hediyelerimizi bile tamamladik, özene bezene aldığımız minik kırmızı kutluları sevdiklerimize ulaştırmak için gün sayıyoruz.

Sonra hesaplaşmalarımız var içimizde. Net bir şekilde kutlulmak istediğimiz 3 kilomuz, biriktirmek istedipğimiz paramız, daha çok vakit ayırmak istediğimiz sevdiklerimiz, azaltmayı umduğumuz mesait saatlerimiz, bırakmak istediğimiz sigaramız, pişirmeyi öğrenmek istediğimiz yeni tariflerimiz, sonunu bir türlü bağlayamadığımız öykülerimiz, senaryolarımız...

Tüm bunlara konsantre olmuşken dışarıda devam eden sıkıntılı da bir hayat var aslında. Şehitlerimiz, depremlerimiz, hiç çıkmasını istediğimiz halde bir gecede salıverilenler, ya da bir gecede içeri alınıverenler, durmadan zam gelen fiyatlar, her ay artan faturalar.

Bense ne 2011 in hesaplaşmalarındayım bu aralalar, ne 2012 nin beklentilerinde ne de gündelik sıkıntılarda.... O gün ne yaşarsam yaşayayım, ertesi sabah uyandığımda karnımın içinde kıpırdayan minikten başka birşey düşünemiyorum. Bunca zaman hasretini çektiğim, içimi serinletecek, dertlerimi bitirecek, ufkumu açacak, günüme anlam katacak Poyraz'ımdan başka birşey düşünemiyorum.

Fotoğraf http://www.simplybabyphotography.com/ sitesinden alıntıdır.
Devamı için tıklayın..

14.10.2011

Bizim evde sonbahar halleri

Bloglarda bolca sonbahar fotoğrafı, yazısı görüyorsunuzdur son günlerde. Benimki biraz geç kalınmış bir yazı olacak ama ne yapayım bizim eve sonbahar bugün geldi..

Benim gibi kışı, soğuğu, karanlık gökyüzünü sevenler için çook uzun, çok keyifli günler başlıyor. Yazı sevenler ise kışı sevenleri bir türlü anlayamıyor, bu soğukta lahana gibi kat kat giyinmenin, üşümenin, yağıştan soğuktan kısıtlı kalmanın nesini seviyorsunuz diyorlar. Biz aslında yazı da seviyoruz da, kıştan nefret etmiyor, tadını çıkarmasını biliyoruz aslında. Yoksa temmuz ortasında İstanbulda, denizin üstünde bir iskelede buz gibi rakı içerken ürperen omuzlarımıza bir incecik şal örtmenin nesini sevmeyelim. Özetle kışı seven insanların daha pozitif olduklarını düşünüyorum. Hava soğudu diye şikayet etmiyor, gidip bir tarçınlı zencefilli çay demleyip en sevdiğimiz eldivenleri yukarki raflardan aşağı indiriyoruz o kadar..

Gelelim bizim eve neden sonbaharın geç geldiğine. 10 günü aşkın bir süredir hasta br vaziyette evde yatıyorum. Tek aktivitem film izlemek ve kitap okumak. Yani ben en son dışarı çıktığımda manavda kocaman Bursa şeftalileri vardı diyim siz anlayın. Bugün battaniyemin altından blogları gezinirken yazıma eklediğim fotoğrafa Pembe Yastık blogunda rastladım aşık oldum. Bana daha dün gece şakır şakır yağmur yağdığını, dışarısının buz gibi olduğunu, hatta az daha hasta yatarsam yılbaşı ağacımı kurmak için kalkmam gerekeciğini hatırlattı. Hemen giyinip mavana gittim. Nar, mandalina, elma ve patates aldım. Eve gelir gelmez kaloriferleri yaktım, digiturk kanak 429 u açtım (şiddetle tavsiye ederim). Mini mini elbiselerimi yukarı kaldırdım, siyah herşeyimi aşağı indirdim. Airfryerde kocaman bir tabak masum patates kızartması yaptım. Kocam da kapıyı çaldı mı müthiş bir sonbahar haftasonu başladı demektir.

Not: İnat etmeyin, kaldırın yazlıklarınızı. Sizlanmaktan da vazgecin. Her mevsimin keyfini çıkarın
Devamı için tıklayın..

2.10.2011

Olmazsa olmazlarım

Sevgili Sibelciğim, bana '' "Issız bir adaya düşseniz veya ultra milyoner birileri sizi bedavadan Ay'a seyahate gönderse yanınıza alacağınız 4 lezzet nedir?" diye sormuş. Eskiden bloglarımız arasında böyle mimler vardı, hem kendimizi anlatırdık, hem de değişik bir çok yeni blog tanırdık. Aklıma geldi... Böylece Sibel sayesinde hem blogumda, hem de yemekler arasında nostaljil bir yolculuğa çıkmış oldum.



Benim olmazsa olmazim kahvedir, yanıma ilk önce kahvemi alırdım. Süt bulursam latte, bulamazsam azıcık suyla Americano, yok o da olmasi sek espresse seklinde tüketebilirim, hiç farketmez, kahve olsun yeter...

İkinci alacağım şey yoğurtlu çorbam olurdu. Çünkü nedendir bilmem, ne zaman hasta olsam, grip, karın ağrısı, bel ağrısı hiç farketmez, ya da ne zaman moralim bozuk olsa, bu çorba bana hep ama hep iyi gelir! İçindeki yoğurdun probiyetiklerinden midir, yoksa nanenin ferahlatıcı tadından kokusundan mıdır bilinmez. Bizim evde haftada 3-4 gun bu çorbadan muhakkak bulunur. Bazen bir kasede çorba niyetine, bazen de içine minik köfte koyup ekmek doğrayarak bir öğün niyetine..






Bir de olmazsa olmaz çikolata alırdım tabiki yanına.Çikolata parçalı bir güzel kek pişirirdim, tabi diğer malzemeleri bulabilirsem. Çorbanın üzerine içtiğim kahvenin yanına pek yakışır doğrusu...





Ben de bu mimi sevgili Peçeteme, Bizim pastaneye ve Kristal Kelebek'e pasliyorum.
Devamı için tıklayın..